30 Ekim 2011 Pazar

GELENEKSEL MEDYA İLE SOSYAL MEDYAYI BULUŞTURAN YAPIMLAR

Türk televizyonlarında, sabah kuşaklarına rağmen, güzel yapımlar izleyicileri ile buluşuyor. TV8’de yayınlanan, 5 ayrı güne yayılan Okan Bayülgen’in Kraliyet Ailesi ve yine aynı kanalda yayınlanan, Cengiz Semercioğlu ve Sema Denker’in hazırladığı Böyle Bir Şey Var mı aklıma ilk gelenler… Her iki programın ortak noktası, sosyal medyayı televizyon programının içerisinde çok iyi konumlandırmış olmaları…
Standart “talk-show” yapma konusunda ısrar eden, bir Amerikalılar kaldı bir de Beyaz sanırım… Sosyal medyanın artan gücü, geleneksel medyayı da etkiliyor ve yeni bir medya kültürü ortaya çıkarıyor. Bunun en somut örneği, sosyal medya ile geleneksel medyayı birleştiren programlar. Öyle ki, neredeyse her programda elinde tabletiyle, gelen izleyici yorumlarına göz gezdiren sunucu ile karşılaşmak mümkün. Ancak bazı yapımlar var ki, onlar sadece izleyici yorumlarını takip etmek için değil, program içeriğini oluştururken de sosyal medyadan faydalanıyorlar. Hatta, programda öne çıkan anları kendi açtıkları sosyal medya hesapları ile, program sonrasına da taşıyan yapımlar var ki, onları hayranlıkla izliyorum.
Okan Bayülgen Televizyon Çocuğu’nu yaparken, ben ilkokula henüz başlamış bir çocuktum. Sonra Zaga geldi, ben biraz daha büyüdüm. Ailemin “erken yat” ısrarlarına karşı, gece geç saatlere kadar bekleyip (1 rakamıyla başlayan yaştaki birisi için geç bir saatti) Zaga’yı izlerdim… Ne anlıyorsam? Yıllar geçti, teknoloji gelişti ve hatta televizyon değişti… O zamanki “talk-show” formatında ısrar edenlere karşı Okan, sürekli yenilikler denedi. Tüm “denemeler”inde de muvaffak oldu. Şimdi dönem, sosyal medya dönemi… Gündemi belirleyen konular sosyal medyada doğuyor ve buradan geleneksel medyaya kayıyor, çoğu zaman… İşte bu noktada, sosyal medyayı program formatına “sırıtmayacak” şekilde yerleştirebilen yapımlar gençlerin ilgisini çekebiliyor. O programlardan biri de Okan Bayülgen’in TV8’de yayınlanan Kraliyet Ailesi programları…
Haftanın beş gününe yayılan programlar dizisinde Okan, her programda farklı bir konuyu farklı bir bakış açısı ile ele alıyor. Programlarında geleneksel medyada yer alma şansı olmayan bazı konulara yer veriyor: Öğretmenlerin atan(a)mama sorunu gibi… Ancak benim aklıma gelen örnek, üzücü Van Depremi için hazırlanan özel program oluyor… Program boyunca canlı telefon bağlantılarının yanısıra izleyiciler, Twitter’dan attıkları tweetlerle programa destek oldular. Akabinde günün “hashtag”i “evimevindirvan,” sosyal medyada çokça konuşuldu. Programı izleyemeyenler, programın bazı bölümlerine Okan Bayülgen’in YouTube kanalı kingodiscotv’den ulaşabilirler. (http://www.youtube.com/user/kingodiscotv#p/u/7/ENSEC6AbfB4)
Sosyal medyayı, geleneksel medya ile buluşturan bir diğer başarılı örnek, Cengiz Semercioğlu ve Sema Denker’in birlikte hazırladığı Böyle Bir Şey Var mı… TV8’de haftaiçi her gün 10.45’te yayınlanan programa, izleyiciler tweetleri ile katılıyorlar. Program konuklarına, Twitter üzerinden sorularını yöneltme şansını yakalayan izleyiciler, program hakkındaki eleştiri ve beğenilerini de yine Twitter üzerinden dile getirebiliyorlar…
Sosyal medya ile birlikte geleneksel medya da değişiyor. Program formatları, gençlerin dikkatlerini çekebilmek için sosyal medya ile “uygun” hale getiriliyor. Zira herkes sosyal medyada iken, aksi yönde hareket edenlerin yayın ömürleri kısa oluyor.
NOT: Böyle Bir Şey Var mı’nın eski bölümlerine TV8’in internet sayfasından ulaşmak isteyenler için: http://www.tv8.com.tr/v-4951-112-boyle-bir-sey-var-mi--carsamba ya da Cengiz Semercioğlu’nu Twitter’dan takip etmek isteyenler için: http://twitter.com/#!/cengizsemercio

CANLI TELEFON BAĞLANTISINDAN MENTIONED TWEETE

90’larda Türk televizyonlarındaki en büyük yenilik, izleyicilerin programa canlı telefon bağlantısı ile katılmasıydı. Bazen, telefondaki kişinin “dikkatsiz” konuşmaları, program sunucularını zora sokar ve hatta, programların süreli ya da süresiz yayından kaldırılmalarına sebep olurdu. Neyse ki artık mentioned tweetler[1] var…
Sabah kuşaklarını hatırlarsınız… Hani “istek parça”larını, programa fakslardı izleyiciler. Sunucunun önünde tepeleme kağıt birikir ve yayının içeriği bu istekleri okumak ve yerine getirmekten öteye gidemezdi. Arada bir ünlü bir konuk gelir, imece usulü, faks kağıtlarındaki, bazen garipleşebilen izleyici istekleri karşılanmaya çalışılırdı. Hala şunu çok merak ederim: Hayatım boyunca evimde bir faks makinesi olmadı… Keza, yakın çevremde evinde faks makinesi bulunduran kimse de yok… O insanlar ne yapıyorlardı? Sanırım herkesin bir istek-şarkı-fakslayıcısı vardı, rica-hatır-usulü çalışan…
Sonra faksın modası geçti, olur olmaz programlarda “canlı telefon bağlantısı” kurulmaya başlandı. Spor yorum programlarından sabah revanilerine kadar geniş bir skalaydı bu. Format değişse de mantık aynıydı: Gelen konuklardan “bir kuple de olsa” istek parça… Ne çok meraklısıymışız! Bazen de izleyiciler yayına bağlanır, programın sunucusuna ya da gelen konuklara verir veriştirirdi. Bu kişiler bazen hattan ayrılmayı kendileri tercih eder, bazı ısrarlı “eleştirmenler” ise “kısa bir reklam arası” ile susturulurlardı. Böylesine kaotik bir ortamda program hazırlamak ve sunmak, sanırım, çok meşakatli idi. Bazen öyle olaylar yaşanırdı ki, programın bir hafta sonraki yayın saatinde “su altı belgeseli” seyrederdiniz. Neyse ki, teknoloji ilerledi de bu sorunlar halloldu.
Bir dönem canlı telefon gafları ile geçti… Çok çekti program sunucuları, yapımcıları. Sonra bir kuş geldi, uzak diyarlardan. Tüm dertler biti gitti… Tüy gibi hafifledik. Twitter, sosyal medyayı alt üst etmekle kalmadı, yayıncılık kültürünü de değiştirdi. Bir dönemin canlı telefon bağlantılarının yerini, anlık mentioned tweetler aldı. İzleyiciler, programda “kendine söz hakkı doğan” ünlüler isteklerini, eleştirilerini tweetler halinde yağdırmaya başladılar. Program sunucuları ellerinde bir tablet ya da önlerinde bir laptopla, program sunar oldular. Programların içerikleri dahi, ardı arkası kesilmeyen tweetlerle belirlenmeye başladı. Konuklara yöneltilecek soruları, programı izleyenler belirler oldu. Konukların giydikleri kazağın renginden, kahkahalarına kadar her şey tweetlerle eleştirildi ya da beğenildi. Program sunucuları da rahat etti tabi… Her an, telefondaki izleyici “acaba şimdi küfürler mi savuracak” korkusu olmadan program yapılır oldu Türk televizyonlarında… Sonuç olarak, önünüzdeki ekrana düşenlerden hangisini okuyacağınız size kalmış… Sürpriz yok, programlara “ara vermeler” yok…
Yakında Twitter’dan, hangi ünlünün programı terkedeceği kararı verilmeye başlanır mı bilinmez… Gerçek şu ki sosyal medya, geleneksel medya kültürünü de değiştiriyor.
NOT: Mention ve HashTag kavramları sıkça karıştırılır. HashTag (#) konu belirlemek için kullanılır, mention(@) ise, kullanıcı belirlemek içindir.



[1] Mentioned tweet: Twitter kullanıcılarının, başka bir kullanıcıya kolayca tweet atmalarını sağlayan tweetlere verilen isim. Mention yapmak için, tweetinizi iletmek istediğiniz kullanıcının username’inin başına “@” yerleştirmeniz yeterlidir.

29 Ekim 2011 Cumartesi

TÜRKİYE’DE SOSYAL MEDYA ADINA İLKLER: SUPERYILDIZ.COM

Türkiye, ilk kez bir yeniliği dünya ile aynı anda kullanıyor: Sosyal medyayı… Hatta bazı yenilikleri kendi üretiyor sosyal medyada… Bunlardan birisi de %100 Türk dimağı ürünü, superyildiz.com… Türkiye’nin ilk sosyal yetenek paylaşım sitesi superyildiz.com’un arkasındaki adam, Volkan Argın’la röpartajımın ayrıntıları bu yazıda…
Argın’la, Taksim’de bir kafede karşılıklı oturuyoruz. Heyecanı yüzünden okunuyor. Kafamda hazırladığım bazı sorular var elbette. Ancak konuşmanın akışı, bu soruları farklı bir yönde şekillendiriyor. Öncelikle, bu fikrin Argın’ın kafasında nasıl oluştuğunu sorarak başlıyorum… Geçmişte kendisi de sporla ilgilenmiş biri olarak, bu soruyu şöyle yanıtlıyor: “Türkiye’de genç yeteneklerin sayısı oldukça yüksek. Ancak, bazılarının, imkanlar el vermediği için farkedilme şansları olmuyor ne yazık ki. superyildiz.com, bu noktada gençlere, yeteneklerini ilgilendikleri branşlardaki profesyonellere gösterme fırsatı tanıyor.” Fikir oldukça yaratıcı… Kendi imkanları ile, yeteneklerini göstermeye çalışan gençlere, bunu daha kolay yapabilmeleri için bir platform sağlanıyor superyildiz.com’da. Argın, sitenin yapısı ile ilgili daha fazla bilgi veriyor: Sitenin işleyişi son derece kolay ve anlaşılır… Bir yanda her branştan profesyoneller, yetenek avcıları, var. Diğer yanda ise keşfedilmeyi bekleyen genç yetenekler. Siteye üye olan kullanıcılar, siteye yeteneklerini gösterecek videolar ekliyorlar. Bu sayede, “yetenek avcıları”nın dikkatlerini üzerlerine çekme fırsatı yakalıyor gençler...
superyildiz.com profesyoneller için de, son derece kullanışlı bir site… Merak ettiği yeteneğin maçlarını izlemek için, farklı şehirlere hatta farklı ülkelere gitmek zorunda kalıyor yetenek avcıları… superyildiz.com, bu işi profesyoneller için son derece kolay, kullanışlı ve ekonomik hale getiriyor.
superyildiz.com, çok genç bir sosyal paylaşım sitesi olmasına rağmen önemli bir yükseliş yakaladı. Gençlere “hayallerine ulaşma” fırsatı tanıyan sitenin üye sayısı, her geçen gün artıyor. superyildiz.com’a üye olmak son derece kolay ve ücretsiz. Siz de yeteneğinizi göstermek ve yıldızlara ulaşmak istiyorsanız superyildiz.com’a üye olun.


NOT: Yazımda yer alan siteyi merak eden gençler ve profesyoneller, siteye şu linkten ulaşabilirler: http://www.superyildiz.com/ Ayrıca sitenin Facebook sayfasını da inceleyebilirsiniz: https://www.facebook.com/superyildizcom

28 Ekim 2011 Cuma

SOSYAL MEDYA’DA DİJİTAL DERGİ DÖNEMİ: ÇAPAMAG


Sosyal medya, tüm alışkanlıklarımızı değiştirmeye başladı, okuma alışkanlıklarımızı bile… Her şey dijitalleşirken, basın-yayın da buna ayak uydurdu ve o da dijitalleşti. Türkiye’nin en yüksek tirajlı haber/yorum dergisi Aksiyon’un 42.000 okuyucusu var… Çapamarka’nın çıkarttığı dijital dergi Çapamag’in ise, yalnızca Twitter’daki takipçi sayısı 50.000’nin üzerinde…
Bilgiye ulaşmak için çok fazla zaman, para, emek harcama dönemi artık kapandı. Doğru ve güvenilir bilgilere ulaşmak için ihtiyacınız olan tek şey internet bağlantısı… Ansiklopediden Vikipedi’ye geçtiğimiz şu günlerde, magazin/lifestyle dergileri de artık internet üzerinden yayınlanır oldu. Hatta bazı dergiler hiç basılmıyor, sadece dijital formatlarla erişilebilir halde: Çapamag gibi…
Eğlence sektörünün önde gelen markalarından Çapamarka, yenilikleri sadece bu sektöre değil, sosyal medyaya da taşıyor. Çapamarka’nın, kendi deyimleri ile “kafasına gören çıkan şizofrenik” dijital dergisi Çapamag, okuma alışkanlığımızı farklı bir boyuta taşıyor. Astrolojiden yemek tariflerine kadar geniş bir skalada okuyucuya, ilgi çekici bilgiler sunuluyor Çapamag'de. İzzet Çapa’nın, kendi röportajlarının da yayınlandığı dergide, gündelik yaşama dair ne varsa, eğlenceli ve esprili bir dille aktarılıyor. Magazine farklı bir boyut getiren Çapamag’in, ilerleyen günlerdeki akıbetini merakla bekliyorum…
Gün içerisinde elimizi neye atıyorsak artık bir de dijitali var… Webtvler, haber siteleri derken şimdi de dergiler dijitalleşiyor. Geleneksel medya ortadan kalkacak demek, şu an için komplo teorisinden ileriye gidemez. Ancak bu gelişmeler de gösteriyor ki, sosyal medya, geleneksel medyanın etki alanını giderek daraltıyor.
NOT: Yazıda bahsi geçen Çapamag’i merak eden okuyucular dergiye, http://www.capamag.com/ adresinden ulaşabilirler. Dergiyi an be an takip etmek istiyorsanız: http://twitter.com/#!/CAPAMAG

BİR PAZARLAMA FENOMENİ: HEINEKEN

Amsterdam’a gitmek için neden çok… Rahatlıkla söyleyebilirim ki, o nedenlerden biri de Heineken
Özgürlüğün ne demek olduğunu Hollanda’da anlıyorsunuz. Kelimenin tam anlamıyla özgürsünüz Amsterdam’da… Halbuki, İstanbul’da yürürken bile kendinize bir çeki düzen vermek istiyorsunuz, bir tanıdık çıkar da rezil olurum diye… İşte böylesine “özgür” bir ortamda, doğal olarak, yaratıcı fikirler de peşi sıra geliyor… Sadık tüketicisi olduğum birkaç markadan biri Heineken, bunun nedeni sadece kaliteli bir ürün olması değil elbette… Heineken, çoğu zaman benzersiz deneyimler yaşatıyor tüketicilerine. Biz sosyal medya meraklılarına da araştıracak, konuşacak, yazacak ve paylaşacak bolca malzeme üretiyor Hollandalı marka.
Amsterdam’a indiğimizde, görmek için sabırsızlandığımız mekanlardan biri, Heineken’ın artık müze olarak kullandığı tarihi fabrikasıydı.
Amsterdam’daki ikinci günümüzde müzeyi ziyaret ettik ve unutulmaz anlar yaşadık… Heineken’ın kurulduğu günden bu yana kullandığı şişelerden, bardak altlıklarına kadar envai çeşit materyale rastlamak mümkündü. Müzenin sergi kısmını geçtikten sonra Heineken Experience başlıyor. Size, Heineken’ın bütün yapım aşamaları (bitkilerin toplanmasından şişe kapağının takılmasına kadar) tek tek anlatılıyor.
Turu daha da keyifli hale getiren ise, bu aşamalara katılabiliyor olmak… Elinize büyükçe bir kepçe veriliyor ve başlıyorsunuz karıştırmaya… Sonra bir Heineken fıçısının içinde buluyorsunuz kendinizi… Benim en çok ilgimi çeken iki yer: Heineken’ın yayınlanmış tüm spotlarının gösterildiği oda ve Şampiyonlar Ligi için hazırlanmış sergiydi (Messi’nin imzalı forması, efsane hakem Piere Luici Collina’nın Şampiyonlar Ligi maçlarını yönetirken giydiği forma v.s.) Ve sonunda tabi ki efsane lezzet, hoşça sohbetler… Müze’den, üzerinde adınız yazan Heineken şişesiyle çıktığınızda “Heineken’ı seviyorum.” diyorsunuz… Müze’yi bile bir pazarlamaya dönüştürebiliyor Heineken ve bunu yaparken de sizi eğlendiriyor.
Heineken’ı bir pazarlama fenomeni haline getiren yalnızca yukarıda anlattıklarım değil elbette… Heineken, dijital ile gerçeği başarı ile biraraya getirebilen sayılı markalardan… Bunu o kadar iyi yapıyor ki, yaptığı işler aylar sonra bile (şu anda olduğu gibi) konuşulabiliyor. Şimdi anlatacaklarım, Heineken’ı bir kez daha sevmemi sağlayan bir pazarlama olayı… Yer İtalya… Herkesin sabırsızlıkla beklediği bir karşılaşma var: Milan-Real Madrid Şampiyonlar Ligi Finali… Ne olursa böyle bir maçı izlemekten vazgeçerdiniz? Sevgiliniz sizi bir konsere davet etse? Patronunuz rica etse? En önemli dersinizin hocası, bunu zorunlu tutsa? Böyle bir maçı, klasik müzik dinletisine tercih eder miydiniz? Onlar ettiler ve hayatları boyunca unutamayacakları bir deneyim yaşadılar… (Bu deneyimin ne olduğunu merak ediyorsanız: https://www.facebook.com/sosyalmedyacalismalari)
Heineken bize pazarlama adına “nelerin” yapılması gerektiğini öğretiyor. Sosyal medyayı, nasıl ve ne şekilde kullanmamız gerektiğine dair bizlere yol gösteriyor… Bu nedenle karşımıza bir pazarlama fenomeni olarak çıkıyor.
NOT: Yukarıda anlatılan Heineken Experience’ı daha yakından incelemek isteyenler heinekenexperience.com’u ziyaret edebilirler.

DİJİTALİ GERÇEK HAYATA UYGULAYAN ÇALIŞMALAR

Gerçekleri, dijitalleştirme dönemini çok geride bıraktık. Gerçek hayatta ne yapıyorsak, aynılarını dijitalde de yapabiliyoruz. Şimdi trend, dijitali gerçeğe uygulamak! Yaratıcılıkları ile bizleri şaşırtan markalar, dijitaldeki sosyal platformları gerçeğe uyguladılar. Son derece başarılı da oldular… İşte onlardan birkaçı…
Diesel Facepark
Kendine has duruşu ve çizgisiyle moda dünyasına getirdiği yeniliklerin yanı sıra, pazarlama dünyasında da yarattıkları ile adını pazarlamacıların kalbine altın harflerle kazıyan Diesel, kendine yakışanı yaptı ve Facebook’u dijital formatından çıkartıp anolağa dönüştürdü.
Almanya’da düzenlenen Facepark’a dünyanın farklı yerlerinden, her yaşta, yüzlerce eğlence tutkunu katıldı. Katılımcılar, üstlerine geçirdikleri karton platformların (Wall) üzerlerine tıpkı Facebook profillerindeki gibi, kişisel bilgilerini, beğenilerini yazdılar. Plastikten ellerle birbirlerini “dürt”tüler (Poke), ya da birbirlerini, beğendikleri şeyleri ellerindeki “like” stickerları ile etiketlediler, yani “like” yaptılar! Çeşitli etkiliklerin (Event) yapıldığı anolog Facebook’ta insanlar, gönüllerince eğlendiler dans ettiler. Şimdi olduğu gibi, bu olay medyada büyük ilgi gördü. Bloglarda (burada da olduğu gibi,) sosyal paylaşım sitelerinde, haber sitelerinde ve geleneksel medyada uzun süre konuşuldu. Diesel, “farklı” olduğunu bir kez daha takipçilerine (Follower) ıspatlamış oldu!
Coca Cola Summer Love
Coca Cola, İsrail’de gerçekleştirdiği gençlik festivalinde bir ilki denedi ve biz yazarların takdirini topladı. Tüm dünyada ve Türkiye’de yürüttüğü yaratıcı pazarlama kampanyaları ile marka kalitesini uzun yıllar önce kanıtlamış olan Coca Cola, hiçbir zaman durmuyor ve bizleri, şaşırtmaya devam ediyor. Coca Cola, Facepark örneğinden biraz daha farklı. Geliştirilen özel bir yazılım sayesinde, katılımcılar bilekliklerine Facebook hesaplarını tanımladılar ve kamp boyunca yaptıkları her şeyi, yaşandığı anda Facebook profillerinde paylaşabilme deneyimini yaşadılar. Beğendikleri eventleri, yemekleri, tabi bir Coca Cola’yı bol bol “like”ladılar.(Coca Cola’nın bu etkinliği hakkında daha fazla bilgiye şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.bigumigu.com/haber/2011/08/03/coca-cola-dan-yuz-tanima-ile-sosyal-medya-etkilesimi)

EFES One Love Fest
Dijitali sosyale taşıyan bir örnek de Türkiye’den… Geçtiğimiz yaz gerçekleşen One Love Festivali’nde de yukarıdaki örneğe benzer bir uygulama ile katılımcılar festivalle ilgili olup bitenleri Facebook profillerinde, eşzamanlı olarak paylaştılar. Böylece “One Love”cular, festivale katılamayan arkadaşlarından kopmadılar…
Ancak, festivale katılan bir arkadaşım bu uygulamaya bir eleştiri getirdi. Onu da, burada paylaşmak istedim. Şöyle ki, “like” yapmanızı sağlayan pilonlar festival alanına doğru bir şekilde yerleştirilememişti. Beğendiğiniz bir şeyi, langırtı mesela, “like”lamak için fastival alanını terkedip, langırt masalarının olduğu alana gitmeniz gerekiyordu. Bu da, güzel müziği bırakmayan katılımcıları zor duruma sokuyordu. Umarım, önümüzdeki yıl organizasyon firması bu sorunu halleder, ben de One Love Fest’den kendi izlenimlerimi sizlerle paylaşabilirim…
Tüm bu etkinlikler gösteriyor ki, sosyal medya ve sosyal paylaşım kültürü dijital sınırlarını aşmaya başladı. Gerçek yaşantımız dijitalleşirken, dijital yaşantımız anologlaşıyor…
NOT: Bu yazımda bahsettiğim etkinliklerin videolarına, facebook.com/sosyalmedyacalismalari sayfasından ulaşabilirsiniz.

TÜKETİYORUM TÜKETİYORSUN TÜKETİYOR

“Bana lükslerimi verin, gereksinimlerim olmadan da yaşarım...”
Oscar Wilde

20. yüzyıl, özellikle Batı’da, toplumların temel gereksinimlerinin çok üzerinde bir üretimin gerçekleştiği ve bireylerin ihtiyaçlarının farklılaştığı, çeşitlendiği ve arttığı bir yüzyıl olarak dikkat çeker. Kişi başına düşen gelirin artmasıyla birlikte gelişmiş toplumlarda “refah devleti” olgusu yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu olgu, şüphesiz, Rostow (1999, 25)’un da belirttiği gibi modern toplumun teknolojiyi bir amaç olarak kabul etmekten vazgeçmesiyle ortaya çıkmıştır. Refah devleti, Batı toplumunun, teknik olgunlaşmanın ilerisine gitmesinin bir sonucu olarak doğmuştur. Bunun en açık örneği birçok hanede, elektrikli ev eşyalarının kullanımının yaygınlaşmasıdır. Batı toplumlarında, sözgelimi ABD’de, yirminci yüzyılla birlikte kentleşme ve yörekentleşme (banliyöleşme) hız kazanmıştır. Bu gelişmeyi daha önceki dönemlerden ayıran nokta, artık, bu yörekentlere de “kitle üretimi” ürünlerinin ulaşabiliyor olmasıdır. Rostow’un “kitle tüketimi merhalesi” olarak tanımladığı aşama, işte bu özelliklerin tümüne (ya da birçoğuna) sahiptir (a.g.e., 25-27). 20. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde Batı’da, Güneydoğu Asya ve Japonya’da, daha çok kişi mal ve hizmetlere ulaşabilir duruma gelmiştir. Bu durum toplumların gözünde kapitalizmi, bir sistem olarak, daha cazip kılmıştır. Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği’nde, özellikle 1980’lerden sonra, kapitalizme ve sistemin ürünlerine karşı bir “yumuşama” başladı çünkü sistem onlara ihtiyaçları olan (ya da ihtiyaçları olduğuna inandırılan) malları sunuyordu. Tüketim olgusu, birtakım sosyal, kültürel ve ekonomik uygulamalarla ve tüketim ideolojisinin etkisiyle sıradan insanların gözünde kapitalizmi, ideal bir sistem olarak, meşrulaştırmaktaydı (Bocock, 2009, 11-12). Tüm bu anlatılan durumlar, Habermas (1976’dan aktaran Bocock, 2009, 11)’ın “meşrulaştırma krizi” olarak tanımladığı olguyu açıklamaktadır.

Tüketim toplumunu, salt bireyin tüketimindeki artış olarak düşünmek yanlış olacaktır. Zira, toplum yararına üçüncü kişiler (daha çok yönetim) tarafından ve genellikle bölüşüm adaletsizliğini azaltmak adına yapılan hizmetlerin artması da tüketim toplumunun belirleyici özelliklerindendir. Tüketim toplumunda, kamusal harcamaların, mal ve hizmetlerden daha yoğun bir şekilde insana yöneldiği görülür. Yönetici unsurun amaçladığı gelir adaletsizliğini azaltmak, diğer bir değişle fırsat eşitliği yaratmaktır. Ancak gelir bölüşümündeki adil olmayan yapının tek suçlusunun yönetim olduğunu düşünmek büyük bir yanılgıdır. Sözgelimi, eğitim konusunda kuşaktan kuşağa aktarılan bir adaletsizliğin varlığı aşikardır; Fransa’da serbest meslek sahibi bir babanın erkek çocuğunun, işçi bir babanın çocuğuna göre, yüksek öğrenime devam etme şansı daha yüksektir. Fakat yine de denilebilir ki, yönetimin yeniden dağıtımcı yapısının farklılıkları koruyan bir şekilde işlemesi, iktidar sisteminin bir parçası ya da bir taktik öğesidir (Baudrillard, 2008, 30-34).

Tüketim toplumunun, muhtemelen, en büyük açmazı üretimini ve dolayısıyla tüketimini artırmak için, sürekli olarak, bir “zarar”a katlanmasıdır. Üretim artışına ve (dolaylı ya da doğrudan) kentleşmenin hız kazanmasına bağlı olarak modern toplum, trafik, hava kirliliği, gürültü kirliliği ve stres gibi sorunlarla karşı karşıya kalmaktadır. Kitle üretimi ile oluşan bu zararlar, GSYİH’ya hiçbir şekilde yansıtılamayacağından, tüketim (ya da harcama baz alınarak hesaplanan GSYİH) asla gerçeği yansıtmayacaktır. Sözgelimi, kitle üretiminin ve tüketim kültürünün yarattığı “kültürel zarar”ı hesaplamak ve bunu GSYİH’ya dahil etmek imkansızdır. Sistem, yarattığı sorunlara çözüm üretirken yeni sorunlara neden olmakta, neden olduğu yeni sorunlara çözüm yolları ararken tekrar yeni sorunlar ortaya çıkartmaktadır. Böylece sistem, sürekli olarak yerinde saymaktadır. Halbuki bir sistem, bedeli verimine eşit yahut verimi aşar duruma geldiği anda etkisizdir. Tüketim toplumu henüz, bu aşamaya gelmemiştir ancak sistemin, her yana yayılan düzensiz bir işleyiş eğiliminde olduğu da bir gerçektir. GSYİH içerisinde yalnızca “hesaplanabilir” öğeler yer alır. Bu bağlamda, GSYİH hesaplanırken kadınların ev emeği, araştırma ve kültür gibi öğeler kullanılmazlar. Öte yandan, “üretilen her şey kutsaldır” prensibi gereği işe gidip gelmek için yapılan ulaşım giderleri dahi tüketim harcaması olarak GSYİH’ya eklenir (a.g.e., 35-38). Bu durumda şu soruyu sormak yerinde olacaktır: Tüm bu eksikliklerine rağmen GSYİH ya da başka bir değişle tüketim, ülkelerin gelişmişlik düzeylerini hesaplamada ne kadar doğru bir araçtır?

Tüketmeyi, “yok etmek, harcamak, bitirmek, israf etmek” gibi sözcüklerle açıklamak mümkündür. Kapitalist toplumlarda ve devlet sosyalizmi toplumlarında, harcama ve israf olarak tüketimin, üretim tarafından denetlenmesi gibi paradoksal bir durum söz konusudur. Tüketim toplumunda, üretilen mallar simgeleştirilir, tüketicinin zihninde yeni imajlar oluşturulur. İşte tüketim toplumu, kıtlık sorununun ötesinde, üretimin çok büyük kısmının tüketilmesi için başıboşluğun ve serbest malların özendirildiği, simgesel malların ve imajların yoğunlaştığı bir düzende ortaya çıkar. Tüketim toplumunda, biz iktisatçılar tarafından dikkat edilmesi gereken husus bu nedenle, “kıtlık” değil, “israf” olmalıdır (Featherstone, 2005,48-50). Savurganlık toplumunun kendisini var edebilmesi için tüketmesi gerekir. Mevkisini korumak için cemiyet, daha fazla faydasız müsriflik (wasteful expenditure) yapmak zorundadır. Bu sebepledir ki, zamanının üretim kahramanlarının yerini, tüketim toplumunda, tüketim kahramanları aldı; artık, harcamanın sınırlarını zorlayan insanlara tapıyoruz (adore). Bu durumda klasik iktisat öğretisinin savunduğu “rasyonel insan,” “rasyonalite” ve “fayda” kavramları, bir üst toplumsal işlevsellikle rasyonel bir faydacılığın yerine geçen irrasyonel savurganlık ile çöküşe uğramaktadır. Savurganlığı rasyonel kılan şey, toplumun tüketimi, üretim ile yok etme arasında bir araç olarak görmesidir. Sistemde yaratılan her şey, ürünlerin kullanım ömürlerini kısaltmak için vardır: Reklamın amacı bir malın kullanım değerini artırmak değildir, aksine o malın kullanım değerini ve süresini azaltmaktır. Sistem, bireyi savurganlığa itebilmek için, ona yeni ürünler vaat eder. Tüketim kültürü size şunu yapar; “git ve Starbucks’tan kahve al, çünkü ona ihtiyacın var.”[1] Ya da, “arabanızı çarpın, gerisini sigorta halleder.” (Baudrillard, 2008, 40-47).

Endüstriyel üretimin artmasıyla birlikte, özellikle A.B.D.’de, ticaret ve imalat ile uğraşan ve bundan önemli bir refah sağlayan zengin bir orta sınıf belirmeye başladı. Bu sınıfın, daha önceki yüzyıllardaki ilkel örneği olan burjuva sınıfıyla benzer bir yanı vardı; aristokrasiye ve aristokrat yaşam tarzına imrenme. Amerikalı sosyolog Veblen, Amerikan orta-üst sınıfının davranışlarını incelemiş ve bu sınıfın üyelerinin, Avrupa’daki aristokrat sınıfın davranışlarını taklit ettiğini görmüştür. Bu yeni-aristokrat sınıf, kendi varlığını ispatlayabilmek için “gösterişçi tüketim” yapmaktaydı (Bocock, 2009, 24-25). Tüketim toplumunda malların simgeleştirildiğinden bahsetmiştik. Bazen bir malın çift-simgesel boyutunun varlığından söz edilebilir: Bir malın yarattığı imaj, yalnızca tasarım ya da üretim aşamasında oluşmaz; toplumların, hayat tarzlarının sınırlarını çekmek amacıyla, o mala yükledikleri anlam da bu imajın yaratılmasında etkilidir. Sözgelimi, çok değerli bir Porto şarabını satın almanın amacı, bazen, cemiyet içerisinde itibar kazanmaktır (Featherstone, 2005,41-42). Buradan da anlaşılıyor ki tüketim, bir refah ölçütü, bir zenginlik göstergesi olarak kullanılmaktadır. Ancak, tüketim gerçekten bütün bir toplumun refahını ölçmek için yeterli bir araç mıdır? Tüketimin ne kadarının hangi kesimler tarafından yapıldığının bir önemi yok mudur? Şüphesiz, yaratılan GSYİH’dan herkes eşit şekilde pay almaz. Toplum, gelir durumuna göre kategorilere ayrılır ve her kategorinin GSYİH’dan hangi oranda pay aldığına bakılır. İşte burada, çalışmamızın ana tartışma konusu belirmektedir: Refahın gerçek ölçütü nedir? Büyümeyi ölçerken, GSYİH’ya mı yoksa gelir bölüşümüne mi bakmalıyız?

Eşitliğin karşılığı, tüketim toplumunda, mutluluktur. Mutluluk kavramı ideolojik gücünü eşitlik mitinin, mutluluk mitince özümsenmesi ve yapısının değiştirilmesinden alır. Mutluluk mitinin, eşitlik mitine uygun olabilmesi için, mutluluğun ölçülebilir olması gerekir. Zira, bu mite göre birey tüketimden eşit bir şekilde mutluluk sağlar; biftek tüketimi söz konusu olduğunda, proleter ya da burjuva olmanın bir anlamı kalmamaktadır. Bu bağlamda, mutluluk bir eşitlik talebidir ve bu nedenle ölçülebilir olmalıdır. İhtiyaçlar kavramı ile refah kavramı arasında gizli bir bağlantı vardır: İhtiyaçlar ve tatmin önünde her birey eşittir. Hazların tatmininde dolaysız bir eşitlik söz konusudur (Baudrillard, 2008, 51-53). Peki, herkesin aynı maldan aynı tatmini sağladığını gerçekten söyleyebilir miyiz? Bu sorunun yanıtı, sanırım, olumsuz olacaktır. Herkesin, aynı mala aynı değeri atfetmesi mümkün değildir; Porto şarabı, bir şarap koleksiyoncusu için çok değerli olabilir, ancak böyle bir ilgisi olmayan kimse için, Porto şarabı pek bir şey ifade etmez (Smith’in Su-Elmas Paradoksu’nda olduğu gibi). Aynı şekilde, bir malın temini için sarf edilen çaba ile o maldan sağlanacak tatmin arasında doğrusal bir ilişki vardır. Sözgelimi, orta-üst sınıf bir kimsenin ıstakozdan alacağı haz ile orta sınıftan bir kimsenin alacağı haz, şüphesiz, farklı olacaktır. Öte yanda, sadece “mutluluk” ile toplumsal demokrasinin ve adaletin sağlandığından bahsetmek pek de mümkün görünmemektedir. Baudrillard (2008, 54)’ın da sözünü ettiği gibi, ABD’deki büyüme ve büyüme ile sağlanan daha çok tüketim bireye mutluluk sağlayabilir, peki ABD’nin fakir olan %20’lik kesiminin durumu nedir? Büyüme, gelir bölüşümünde aynı oranda ve aynı yönde bir düzeltme yaratmadığı sürece, hakikaten toplumun refahı artıyor mudur?

Tüketim toplumunda var olan her “şey”, tüketimin devamlılığı için gayret gösterir. Metropoller, tüketim çılgınlığının başkentleridir. Algımızı, bütün bir gün boyunca yoran reklam panoları, renkli vitrinler ve göz alıcı aydınlatmalarla kent, bizi adeta bir tüketim canavarına dönüştürür. Televizyon, yaratılan imajların ve simgelerin kitlelere ulaştırılması için en temel “iletken”dir. İnsanların zihninde anlamlandıramadığı, devasa boyutlarda bir imge aşırılığı oluşur. Böylece tüketim çağı kendi kültürünü yaratma yolunda sağlam adımlarla ilerler. Hayat tarzı, gelenekler ya da alışkanlıklar yoluyla aktarılmanın çok ötesine geçmiştir. Hayat tarzı, tüketim toplumunda hayat projesine dönüşmüştür. Tüketilen her ürün, gerçekleştirilen her pratik ve dokunulan her kişi bu projeyi yaratmaya hizmet eder. Herkesin amacı “biricik” bir yaşam biçimine sahip olmaktır. Bunun için bireyin yanlızca giydiği giysiyle değil, yaşadığı ev ve evin dekorasyonuyla, bindiği araba, kullandığı sigaranın markası ile bu “tek örnek”liğe uygun olması gerekir. (Featherstone, 2005,143-145). Ancak yine de birey, bir cemiyetin üyesi olma güdüsüyle, içinde bulunduğu grubun üyeleri gibi giyinmek, eğlenmek ve hatta düşünmek isteyecektir. Yani, yaratılmaya çalışılan “teklik” bir bireyin tekliğinden ziyade bir grubun tekliğidir. Tüketim toplumunun yarattığı “biricik” (uniqué) olma isteği, sanırım, toplumsal ayrış(tır)manın en temel örneğidir. İnsanlar sahip oldukları toplumsal statüye göre, kendileri için, bir tüketim kalıbı geliştirirler ve bu kalıba uygun bir biçimde tüketimlerini gerçekleştirirler. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bazı mallar “statü” göstergesi olarak tüketilmeye devam edeceklerdir. Kısacası, tüketim kültürünün bir gereği olarak tüketim toplumu, sürekli tüketmeye ihtiyaç duyar. Bu ihtiyacın karşılanması ancak yeni ihtiyaçların yaratılması ile mümkün olacaktır. Galbraith’in iddia ettiği gibi büyümenin artması ileride eşitlik/eşitsizlik sorununu yok edecek midir, bilinmez. Ancak gerçek şu ki, tüketim arttıkça gelir bölüşümü daha adil bir hale gelmemektedir (ya da en azından şu an için, bunu fark edememekteyiz).

Buraya kadar anlatmak istediğimizi özetleyecek olursak, tüketim ya da iktisat terimi ile GSYİH, refahın ölçülmesinde bir araç olarak kullanılmaktadır. Ancak GSYİH, ekonomideki tüm verileri çok net bir şekilde gösteremediğinden gerçekçi bir araç değildir. Tüketim toplumu, gelişmeye tarihsel perspektiften bakan Rostow gibi birçok iktisatçının kabul ettiği üzere, homoeconomicus’un geldiği en son noktadır. Fakat, yine de bu durum dünya üzerinde tam anlamıyla bir “gelişmişliğin” sağlandığının göstergesi değildir. Dünyanın bir yarısı, giderek savurganlık toplumuna dönüşmekte, diğer yarısı ise ya yerinde saymakta ya da daha geriye gitmektedir. Amerika’nın en büyük toplumsal sorunlarından birisi obezite iken, Afrika hala açlıkla boğuşmaktadır. Dünya ölçeğinde gelir bu kadar adaletsiz dağılırken, elbette, ülkeler arasında hatta ülke içindeki bölgeler arasında gelir bölüşümünün adil olduğunu söyleyemeyiz. Amerika dünyanın en gelişmiş ekonomisine sahip olmasına rağmen, gelir bölüşümü konusunda, gelişmekte olan ülkelerden çok farklı bir performans sergileyememektedir. O halde, denilebilir ki harcamada sağlanan büyüme gelir adaleti ile desteklenmediği sürece, bu rakamsal büyüklük sadece belirli grupların refahındaki artışı bizlere gösterecektir.

NOT: Tüketim toplumunu eleştirel bir bakışla yorumlamaya çalıştığım bu makalenin, sosyal medya pazarlamada tüketici kalıplarını ve tüketici yapısını algılamaya yardımcı olacağı görüşündeyim. Tartışmanın geri kalanını merak edenler, kaynakçada yer alan yayınları inceleyebilirler.

KAYNAKÇA:
Baudrillard, Jean. 2008. Tüketim Toplumu. Çev. Hazal Deliceçaylı, Ferda Keskin. 3.bs. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Bocock, Robert. 2009. Tüketim. Çev. İrem Kutluk. 3. bs. Ankara: Dost Kitabevi.
Featherstone, Mike. 2005. Postmodernizm ve Tüketim Kültürü. Çev. Mehmet Küçük. 2. bs. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Rostow, W. W. 1999. İktisadi Gelişmenin Merhaleleri. Çev. Erol Güngör. İstanbul: Ötüken Yayınları.



[1] Burada vurgu bana aittir.

YENİ BİR MESLEK DOĞUYOR: SOSYAL MEDYA UZMANLIĞI


Geçmişi çok uzak olmasa da, sosyal medya hızla büyüyor. Sosyal medyanın artan önemi, bu alanda çalışacak kalifiye insan gereksinimini ortaya çıkarıyor. Hal böyle olunca, peşi sıra sertifika programları, master programları, doktora programları üniversitelerce açılıyor.
Türkiye’de son yıllarda en çok ilanı açılan iş kollarından birisi de “sosyal medya uzmanlığı”… İş tanımı aynı kalmakla birlikte işin “title”ı çeşitli varyasyonlarla karşımıza çıkıyor: Dijital pazarlama uzmanı, mobil pazarlama uzmanı, sosyal medya meraklısı v.s… İşin özünde, saydıklarımızın tümü dijital ve sosyal medya pazarlamayı ifade eden iş başlıkları… Sosyal medya pazarlamanın, çok bakir bir alan olması, özellikle gençleri bu alanda kariyer yapmaya yönlendiriyor. Ancak sosyal medya pazarlamadan tam olarak firmaların ne algıladıkları, bu noktada, son derece önemli. Eğer firmalar, sosyal medya pazarlamayı Facebook, Twitter ya da diğer sosyal paylaşım sitelerindeki hesaplarının yönetimi olarak algılıyorlarsa, bu, sosyal medya pazarlamanın henüz ne olduğunu idrak edemedikleri anlamına gelir.
Sosyal medya pazarlama, yalnız sosyal ağlarda yer almak, halehazırdaki ya da olası müşteriler ile bağlantıda kalmak ya da onların ilgisini firmaya (marka demek daha doğru olacak) yönlendirecek çalışmaları sosyal mecralar üzerinden yürütmek değildir. Sosyal medya pazarlama, kimi zaman gerçekle dijitali buluşturabilmeli ve bu iki farklı alanda yürütülen pazarlama çalışmalarını aynı noktada birleştirebilmelidir. Aksi takdirde, Facebook sayfanız bir iki kişi tarafından beğenilip, Twitter’dan belki bir iki “retweet” alıp köşenize çekilirsiniz. Daha başarılı sosyal medya pazarlama çalışmaları yürütebilmek için, bu alanla ilgili daha bilinçli olmak gerekiyor. Sosyal medyada başarılı pazarlama kampanyaları nasıl yürütülür başka bir yazının konusu olduğu için, açıklamayı burada kesiyor ve asıl konu başlığımıza geri dönüyoruz.
Markalar kimi zaman, haklı olarak, maliyetlerini düşürmek adına “sosyal medya uzmanlarını,” üniversite hatta lise öğrencileri arasından seçme yoluna gidiyor. Bu durumun ne kadar kötü sonuçlar doğurabileceğini, sanırım siz de tahmin edersiniz. Bu denli önemli bir alanda, “işinin ehli” kişilerle çalışmak son derece önemli. Ancak ne yazık ki bazen firmalar, “işinin ehli” olmayı “iş tecrübesi olma”yla karıştırabiliyorlar. Sosyal medya ile ilgisiz bir alanda deneyime sahip birisinin, sosyal medyaya henüz bulaşmış birisinden daha başarısız olacağı kanaatindeyim. Bu nedenle firmalar seçimlerini yaparken, adayların sosyal medyayı, daha doğrusu sosyal medya pazarlamayı ne kadar bildiğini ölçme yoluna gitmeleri daha sağlıklı olacaktır.
Bazı otoriteler, her sektörden firmanın sosyal medyada yer almaması gerektiğini söylüyorlar. Bu görüşe kısmen katılıyor olmakla beraber, geleneksel medyanın çok uzak olmayan bir gelecekte öneminin daha da azalacağı görüşündeyim. Bu nedenle denilebilir ki, geleneksel medyada pazarlama yürüten her firma, sosyal medyanın içerisinde de yer almalıdır. Ama nasıl? Elbette bu alanı iyi bilen “uzmanlarca”…
Sosyal medyanın çok yeni bir alan olması, bu alanda deneyimli ve iş bilir uzman arayışını zorlaştırıyor. Ancak dünyada ve Türkiye’de sosyal medya pazarlama eğitimleri gün geçtikçe artıyor. İşte bunlara birkaç örnek…
Kadir Has Üniversitesi, geçen yıl sosyal medya adına son derece başarılı bir eğitim gerçekleştirdi. 48 modüle ayrılan eğitim programı boyunca katılımcılar, sosyal medya, kurumsal iletişim, pazarlama, müşteri ilişkileri yönetimi (CRM) v.b. gibi konularda, son derece önemli bilgiler edindiler. Programın sonunda ise katılımcılar, atölye çalışması ile, öğrendiklerini pratiğe dökme imkanı elde ettiler. Cankız Onur Kum, Ercüment Büyükşener gibi sektörden uzmanların katıldığı programın sonunda, katılımcılar ellerinde sertifikaları ile çalışma yaşantılarına döndüler.
Üniversitelerce verilen sosyal medya eğitimleri, sertifika programları ile kalmıyor. Yeditepe Üniversitesi’nin Sosyal Medya Yönetimi Yüksek Lisans Programı, buna bir örnek… sosyalmedya.co’da yayınlanan habere göre Yeditepe Üniversitesi’nin bir yıl (iki dönem) süren yüksek lisans programında yer alan dersler şöyle olacak: birinci dönemde, “Sosyal Medyada İçerik ve İfade”, “Sosyal Ağlar ve Ağ Temelli İş Modelleri”, “Çevrimiçi İtibar Yönetimi: Sosyal Medyanın Yasal Yönleri & Etik”, “Sosyal Salgınlar ve Viral Döngüler” ile “Sosyal Medya Pazarlaması” başlıklarında beş ders yer alırken, bunu ikinci dönemde, “Bilgi Yönetimi & Wikiler”, “Sosyal Medya Araştırmaları: Takip ve Söylem & Duyarlılık Analizi”, “Kitle İstihdamı (Crowdsourcing) & Sosyal İçerik”, “Sosyal CRM & Değişen Müşteri Deneyimi” ve “Sosyal Medyada Çeşitliliği Yönetmek: Kültürlerarası İletişim” dersleri takip edecek (Haberin devamı için: http://sosyalmedya.co/yeditepe-universitesi-sosyal-medya-yonetimi-yuksek-lisansi/)
Sosyal medya yüksek lisans programlarına bir örnek de İngiltere’den… Birmingham City University, hem yurt dışında eğitimine devam etmek isteyen hem de bu alana ilgi duyanlar için değerlendirilebilir bir alternatif özelliği gösteriyor. 8 farklı kampüse yayılan üniversitenin, 25.000’e yakın öğrencisi bulunuyor. Kentin ikinci büyük üniversitesi olan Birmingham City University, uluslararası öğrencilere de kapılarını açıyor. Öğrencilerine yurt (accommodation) imkanı sunan üniversitede Social Media M/A programına katılmak için üniversitenin sitesinden online başvuru yapabileceğiniz gibi, posta yolu ile de başvurunuzu gerçekleştirebilirsiniz. Ancak sitede yer alan bilgiye göre, başvurunun online yapılması hem daha ekonomik hem daha güvenli… (Eğitim programının içeriğine ve diğer bilgelere ulaşmak için üniversitenin internet sayfasını ziyaret edebilirsiniz: http://www.bcu.ac.uk/)
Sosyal medya eğitimlerine, sayısı her geçen gün artan kariyer merkezlerinden de katılabilirsiniz. Sosyal medya ve dijital pazarlamaya yönelik birçok eğitim, bu kariyer merkezlerince açılıyor ve eğitimlerde sektörden profesyoneller eğitimci olarak görev alıyorlar. Böylece eğitime katılanlar, gelecekteki meslektaşları ile birebir görüşme fırsatı da yakalamış oluyor.
NOT: Yazımda sosyal medya ile ilgili açılan eğitimler hakkında bilgiler vermeye çalıştım. Ancak eğitimler, elbette, yukarıda sayılanlarla sınırlı değil. Farklı üniversitelerin de, sosyal medya ile ilgili yüksek lisans programları açacağına dair beklentilerim son derece yüksek.

27 Ekim 2011 Perşembe

KİŞİSEL ASİSTANINIZ SIRI’Yİ YAKINDAN TANIYIN



Stanley Kubrick’in kült filmi Space Odyssey’i, birçoğumuz biliyoruzdur sanırım. Film’in en “baba” karakteri, yapay zeka HAL 9000’i de illa ki hatırlıyoruzdur. Yine, öyle sanıyorum ki birçoğumuz, Space Odyssey’i izledikten sonra HAL’un ne zaman gerçek hayatta karşımıza çıkacağını merak edip durmuşuzdur. Tam olarak HAL gibi bir zekaya sahip olmasa da SIRI, kullanıcısının ne dediğini anlıyor, ne demek istediğini biliyor, ona günlük işlerinde yardımcı oluyor ve en önemlisi onu yanıtlayabiliyor…
4 Ekim gecesini eminim ki, benim gibi birçok teknoloji meraklısı iple çekmiştir. Evet, hepimizin beklentisi iPhone 5’in tanıtılacağı yönündeydi. Ancak, Apple iPhone 4S’le öyle özellikler tanıttı ki, o hayal kırıklığından eser kalmadı. iCloud, iOS5 ve tabi ki SIRI…
SIRI, kullanıcısının, sesi yardımı ile iPhone 4S’in birçok özelliğini yönlendirebilmesini sağlıyor. Sesinizi yazıya dönüştürebilen SIRI, böylelikle kullanıcının “hands-free” bir şekilde mesaj, not yazabilmesini sağlıyor. SIRI, sesli komut ile hatırlatıcıyı ayarlıyor, size hava sıcaklığını söylüyor. Araç kullanıyorsunuz ve gideceğiniz yerin adresini tam olarak hatırlayamıyorsunuz, bu noktada kişisel asistanız SIRI devreye giriyor ve size aradığınız adresi söylüyor. SIRI’yi kullanmak son derece kolay. Öyle ki, SIRI’ye söyleyeceklerinizi gündelik hayatta nasıl konuşuyorsanız öyle söyleyebilirsiniz. Canınız Çin mutfağı çekti, en iyi Çin yemeği yapan restoranın nerede olduğuna dair hiçbir fikriniz yok, bir de SIRI’ye sormayı deneyin. O kesinlikle, sorunuzun yanıtını biliyordur.
Evet, SIRI beklentilerin ötesinde bir teknoloji… Hiçbirimiz, Apple’dan böyle bir yenilik beklemiyorduk. Ancak, sonuç olarak SIRI gibi mükemmel bir yeniliğe sahibiz. Ancak SIRI de hata yapıyor. Nasıl mı?
Apple, iPhone 4’ün tanıtımından kısa bir süre sonra “çekim” sorunu nedeniyle zorlu günler geçirmişti. Müşterilerin artan şikayetleri üzerine Steve Jobs, “kimse mükemmel olamaz, biz de mükemmel değiliz” açıklamasını yapmış ve bu hatayı kabul etmişti. iPhone 4S’le ilgili şu ana kadar, buna benzer bir hata rapor edilmedi. Ancak SIRI’yi ilk deneyimleyenler, bir sürprizle karşılaştılar. SIRI, telefonunuz kilitli olsa dahi çalışıyor ve kullanıcısının bilgilerini herhangi bir şifre sormadan size veriyor. Bu bilgilere adres de dahil…
Cnet’in verdiği habere göre SIRI, telefon sim-locked konumundayken dahi, kullanıcının bazı bilgilerini olası “izinsiz kullanıcılar”a veriyor. Bu bilgilere, telefon rehberi, adresler gibi son derece hassas bilgiler de dahil… Ancak yapacağınız küçük bir ayarlama ile bu sorunu ortadan kaldırabiliyorsunuz. iPhone 4S’inizi daha güvenli kılabilmek için şu komutları takip edin: Ayarlar > Genel > Şifre Kilidi > Şifrenizi Girin > Siri’yi ON’dan OFF konumuna getir. Şimdi, içiniz rahat bir şekilde SIRI’nin keyfini çıkabilirsiniz.
Apple, SIRI’nin ABD, Kanada ve İngiltere dışında kalan lokasyonlarda ne zaman tam olarak çalışır hale geleceğine dair resmi bir açıklama yapmadı. Hatta, ABD ve İngiltere’de bazı kullanıcıların SIRI özelliğinden tam olarak yararlanamadığına dair şikayetler rapor edildi. Kısacası, SIRI’yi Türkçe kullanabilecek miyiz bunu zaman gösterecek. Ancak biliyorum ki, siz de benim gibi, bunun bir an önce olması için sabırsızlanıyorsunuz.
NOT: SIRI’nin nasıl çalıştığını merak ediyorsanız facebook.com/sosyalmedyacalismalari sayfasını ziyaret edebilirsiniz. Yazımda yer alan haberin devamını merak edenler, şu linkten haberin tamamına ulaşabilirler: http://cnettv.cnet.com/make-siri-more-secure/9742-1_53-50113468.html


KAYNAKÇA:
apple.com
cnet.com

SOSYAL MEDYA? SOSYAL AĞ? SOSYAL PAYLAŞIM?

Tim O’Rilley, 2004 yılında bir konferansta Web 2.0 kavarımını dünyaya duyurduğundan beri yaşantımızda çok şey değişti. Facebook’la, Twitter’la, FourSquare’le tanıştık peşi sıra… Hepsini de sevdik, imkanlar el verdiğince kullanmaya çalıştık. Peki, bu kadar içinde olduğumuz dünyayı ne kadar tanıyoruz?
Bir kavram karmaşası aldı başını gidiyor. Sosyal medya, sosyal ağ, sosyal paylaşım… Tam olarak neden bahsediyoruz? Hepsi, birbirine yakın anlamlar taşısa da nüanslarla birbirinden ayrılıyor. Kısacası, günlük hayatımızda ordan oraya savurduğumuz terimlerin gerçekte ne anlam ifade ettiğini, ne yazık ki, bilmiyoruz. Aslına bakarsanız, bu konuda haklıyız. Sosyal medya öylesine yeni ki, elle tutulur araştırmaların birçoğu hala çok taze… Yine de, işe temel kavramları öğrenerek başlayabiliriz…
Kendisi de bir Web 2.0 olan Vikipedi’nin tanımı ile Web 2.0, “ikinci nesil internet hizmetlerini -toplumsal iletişim sitelerini, vikileri, iletişim araçlarını, folksonomileri- yani internet kullanıcılarının ortaklaşa ve paylaşarak yarattığı sistemi tanımlar.”(Vikipedi) Web 2.0 çağının getirdiği en büyük nimetlerden sosyal medya, geleneksel medya kavramını yıkarak, yep yeni bir medya kavramını ortaya çıkardı. Sosyal medya, geleneksel medyadan birçok yönü ile ayrılır. Öncelikle sosyal medya, klasik medyaya göre daha küçük bütçeler ile daha çok kişiye ulaşma imkanı verir. Sosyal medya kullanımı herkese açıktır. Bu özelliği sayesinde sosyal medyada içerik oluşturmak için, geleneksel medyanın aksine lisans ya da diğer bürokratik işlemlere gereksinim duymazsınız. Geleneksel medyada içerik, bu iş için özel eğitim alan uzmanlar tarafından geliştirilir. Oysa sosyal medyada “söyleyecek sözü olan” herkes, bir içerik oluşturabilir. Geleneksel medya, bir gün, bir hafta, hatta bir ayı bulan bir güncellenme süresine sahipken, sosyal medyada gündem saniyeler içerisinde değişebilir. Bu da, en sıcak olayların dahi çok kısa süre içerisinde kitlelere ulaşması anlamına gelmektedir. Son olarak, geleneksel medya “edit”lemeye yatkın bir medya değildir. Sosyal medyada ise içerikler, yorumlar, tartışmalar, yayınlar bir komutla dahi kolayca değiştirilebilir.
Sosyal ağ, sosyal medya kavramı ile ilişkili olmakla beraber, tamamen farklı bir kavramdır. Sosyal ağ, bireyin gerçek yaşamdaki sosyal kimliğini dijitale taşıması ve bu dijital kimlik aracılığı ile “kendi gibi olanlarla” iletişim ve etkileşim içerisine girmesidir. Birey, sosyal ağları sayesinde eski arkadaşları ile tekrar iletişime geçebileceği gibi, yeni arkadaşlıklar kurarak sosyal ağlarını genişletebilir. Kimliğin dijitalleşmesi, “sahte kimlikler”in de ortaya çıkması sorununu beraberinde getirir. Ne yazık ki, interneti “iyi” amaçlı kullananlar olduğu gibi, “zararlı” içerikler üreten ya da “iyi” niyetli olmayan tekil kullanıcılar da internette yer alırlar. Bu noktada, ebeveynlerin çocuklarının güvenliklerini sağlamak amacıyla birtakım önlemlere baş vurmaları gerekir. Unutulmaması gereken bir diğer konu da, internette yer alan her bilginin doğru olmadığıdır. Güvenilir olmadığına kanaat getirdiğiniz bir konu için, yine basılı yayınlara yönelmek en sağlıklısı olacaktır.
Sosyal paylaşım, henüz tanıştığımız bir diğer kavram… Dilerseniz bu kavramı, sosyal paylaşım fenomeni Facebook üzerinden anlatalım. Facebook, kullanıcılarının kesintisiz olarak birbirleri ile iletişimde kalmalarını sağlayan bir konsepte sahiptir. Öyle ki, düşündüğünüz, yaşadığınız her şeyi kolay ve hızlı bir şekilde paylaşmanızı sağlar. Bunu da durum güncellemesi, “Wall” ya da diğer özellikleri ile destekler. Başka bir sosyal mecradan ulaştığınız içeriği, bir diğer sosyal mecraya kolayca taşıyabilir, yorumlayabilir ya da yoruma açabilirsiniz. Sosyal paylaşım, beğenilerinizi, tercihlerinizi ya da alışkanlıklarınızı sosyal ağlarınızla paylaşmanızı sağlar.
Bahsettiğimiz tüm bu kavramlar, bizim için henüz çok yeniler… Ancak yeni medya, sosyal medya üzerine kuruluyor. En prestijli haber kurumlarının bile ulaşamadığı rakamlara, sosyal medya üzerinden erişilebilirken böylesine büyük bir oluşuma ilgisiz kalmanının sağlıklı bir karar olmayacağı kanaatindeyim.
NOT: Yazımda yer alan kavramları, daha yakından incelemek isteyenler Vikipedi’de sosyal ağ, sosyal medya başlıklarını tarayabilirler. Ayrıca About.com, çok iyi bir alternatif kaynak olma özelliği gösteriyor. İçeriği İngilizce olan About.com’da, birçok faydalı bilgiye ulaşabilirsiniz.

PAZARLAMANIN VİRAL ÇAĞINA HOŞGELDİNİZ

“Viral bir video çekelim, YouTube’da yayınlayalım ki markamızın ‘awareness’ı artsın”… Şu anda birçok reklam ajansı, müşterilerinden gelen bu tip “brief”lerle boğuşuyor sanırım. Sizleri anlıyorum… Bu uzun ve meşakatli yolda sizlere, allahtan sabır diliyorum.

Viral, viral, viral… İyi de, bu viral ne ola? Kimse yanıtını bilmiyor ama herkes viral bir videosu YouTube’da ya da Daily Motion’da dönsün istiyor. Zira, viral videolar sayesinde bir anda popülaritesi tavan yapan firmaların sayısı gün geçtikçe artıyor. Hal böyle olunca, uyanık “Türk girişimci,” bu youtubeda-şey-yapılan-şeyden kendine düşeni almak istiyor. Peki, viral video çekmek bu kadar kolay mı? Daha doğrusu, her viral video aynı büyüklükte etki yaratabiliyor mu? Şüphesiz bu sorunun yanıtı hayır… Ancak, marka ile doğru ilişkilendirilmiş ve doğru kişilerle hazırlanmış çalışmaların başarısız olması da tamamen talihsizlik sanırım.

Viral pazarlama, sanılanın aksine “bir video çek, sonra bunu yayınla” şeklinde yapılamıyor ne yazık ki. Tıpkı diğer pazarlama tekniklerinde olduğu gibi, uzun çalışmaların ve ince hesaplanmış stratejilerin bir ürünü olarak doğuyor viral pazarlama çalışmaları. Türkiye’de başarılı viral çalışmalara rastlamak mümkün. Üstelik bunlar, %100 yerli dimağların ürünleri… Aklıma gelen ilk örnek, Gittigidiyor.com’un “Lahana” virali oluyor. Belki de, Türkiye’de viral adına ilk başarılı örneklerden birisi olması buna etken, bilemiyorum. Gelelim Gittigiyor.com’un başarısının ardında yatan sebeplere… Öncelikle, viral videonun yayına girdiği tarih ve birlikte çalışılan ekibin “terzi elinden çıkma” uyumu bu başarıda önemli bir rol oynuyor. Sosyal medyada, “Esmeralda,” “Sütü Seven Kamyoncu” videoları “like”ın sınırlarını zorlarken geldi bu video ve beklenildiği gibi çokça paylaşıldı, çokça “like” aldı. İkinci neden olarak, marka ile videonun arasındaki mükemmel bağı sayabiliriz. Gittigidiyor.com, kullanıcılarının bir heves alıp sonra evde çok gelmeye başlayan ürünlerinin el değiştirdiği bir pazar yeri… Videoda bu durum, “esprili” bir dille anlatılıyor. İzleyeni eğlendirirken, ona markanın ne olduğundan bahsediyor. Üçüncü etken şans da eklenince, ortaya işte bu kadar başarılı bir iş çıkıyor.

Başarılı virallere bir diğer örnek yine Türkiye’den: THY’nin Miles&Miles sadakat programı için hazırlattığı viral video… Böyle bir giriş yapınca, kimsenin aklına bu çalışmanın hangisi olduğu gelmedi sanırım. Haklısınız. Bu viral, uzunca bir süre “viral olduğu anlaşılamayan” örneklerden çünkü. “Mükemmel Evlilik Teklifi” desem bir şeyler gelir mi aklınıza? Tam tahmin ettiğim gibi. Evet, o video THY’nin viraliydi. Uzunca bir süre insanlar, bu viraldeki olayları gerçek zannetti. Herkeste, “ayyy…” etkisi yaratan videoda marka çok güzel bir şekilde konumlandırılmıştı çünkü. Bu nedenle, insanlar aslında bir firmanın reklamını paylaştığını farketmeden bu videoyu duvarlarına “post”ladılar. Daha sonra, videoya “tribute”lar, karşı yanıtlar gelmeye başladı. Viral bir video, kendi virallerini yarattı. İnsanlar eğlendiler, THY amaçladığına, sanırım, ulaştı. Bu başarının ardındaki formül de, bir önceki örnekle neredeyse aynıydı: Doğru zamanda, doğru işle, doğru mecrada olmak…

Pazarlamada yeni bir dönem başlıyor. Ben buna pazarlamanın viral çağı diyorum. Bu öngörümde haklı mıyım bunu zaman kanıtlayacak. Ancak şunu söyleyebilirim ki, yeni medya düzeni beraberinde yeni pazarlama teknikleri getirecek…

NOT: Bu yazıda yer alan çalışmaları merak ediyorsanız https://www.facebook.com/sosyalmedyacalismalari adresini ziyaret edebilirsiniz.