24 Ağustos 2012 Cuma

DARK MARKETING 2.0: Bİ’ BÜYÜK FEST


İki ay gecikmeli olarak Bi’ Büyük Fest ile ilgili izlenimlerimi kaleme alabiliyorum. Bu aralar SMÇ’na pek zaman ayıramıyorum, farkındayım…

Dark marketing’in ne olduğu ile ilgili daha önce bir yazı yazmıştım. Blog’u takip edenler bu yazıyı hatırlayacaklardır. Camel’ın Urban Wave ile uzun yıllardır yaptığı dark marketing ülkemizde de eski sayılabilecek bir geçmişe sahip. Mey İçki, gazino kültürünü sahiplenerek üç yıldır Bi’ Büyük Fest adında açık hava gazinosu festivali düzenliyor. Katılımcıların oldukça keyif aldıkları bu etkinlik hem güzel bir kültürü devam ettirmeye, hem de Yeni Rakı markasının marka imajına önemli katkılar sağlıyor.

Kısa bir girişten sonra festivalle ilgili izlenimlerime geçeyim. Dürüst olmak gerekirse yüzlerce kişiye aynı anda ve sorunsuz bir servisin nasıl verileceği ile ilgili tereddütlerim vardı. Ancak bu tereddütlerimin ne kadar yersiz olduğunu daha ilk girişte anladım. Zira, sizi masaya yönlendiren yetkililerden tutun da garsonlara kadar herkes çok ilgili ve belli ki işin ehliydiler. Ayrıca Mey, servis ve menü konusunda arkasına iyi bir destek almış: Hilton. Hem menünün, hem yemeklerin, hem de servisin kalitesi oldukça yüksekti. Sahne alan sanatçıların kalitesini tartışmaya bile gerek yok. Uzun yıllardır ilk defa Türkçe bir albümü baştan sona dinledim; Göksel’in son albümü. Emel Sayın’ın hanımefendiliği, sahne performansı ve sesinin billurluğuna diyecek söz bile bulamıyorum.

Festivalle ilgili belirtebileceğim tek sorun, Emel Sayın’ın sesine doyamamış olmamızdı. Bu da bir latife elbette…

Katılımcıların ne kadarı bunun bir dark marketing etkinliği olduğunun farkındaydı bilmiyorum ancak emin olduğum bir şey var ki, gecenin sonunda etkinlik alanından herkes mutlu ayrıldı.

ROBOT’UN ELMA İLE İMTİHANI


Kaynak/Source: etohum.com

Patent ihlali davasında sona yaklaşırken, gözler davanın iki cephesine çevrildi: Apple ve Samsung. Her iki taraf da elbette davaya temkinli yaklaşıyor. Zira bu davanın sonucu her iki firma için de dönüm noktası olacak şüphesiz…




Asıl hedef Google!

Kaynak/Source: thomasnet.com
Son günlerin en hararetli konusu Apple’ın Samsung’a açtığı patent ihlali davası. Konuyu kısaca hatırlatacak olursak; Apple Samsung’un yeni akıllı telefonu Galaxy S III’ün lansmanının ardından ikonlarınının ve menü düzenin iPhone’u andırması nedeniyle Samsung’a dava açtı. Birçok otoriteye göre davanın asıl hedefi Samsung değil, Android işletim sistemi yani Google. Hatta bu davanın Steve Jobs zamanında planlandığını ve Jobs’un, tüm servetine mal olsa dahi, Android işletim sistemini alt etmeye yeminli olduğunu iddia edenler bile var. Peki Elma’nın Robot’la alıp veremediği ne? Dilerseniz bunu rakamlar üzerinden anlatalım.

Kaynak/Source: webrazzi.com
Apple şüphe yok ki, 2007 yılında iPhone’u tanıtarak yeni bir dönemin kapısını açtı. Yarattığı pazar bir anda o kadar büyüdü ki, elbette rakiplerin de iştahları kabardı. Nokia yeni nesil işletim sistemi ile bu hamleye karşılık verse de, hamlesi Apple karşısında cılız kaldı. Öte yandan Google, akıllıca davranarak tüm telefon üreticilerinin kullanabileceği bir platform geliştirdi. Sony Ericsson ve Samsung bu platformun önemli üreticileri oldular. Akabinde 2008 yılında Android akıllı telefon pazarının yarıdan fazlasını ele geçirdi. Rekabet büyürken Apple, önemli bir darbe aldı. iOS 5’in iPhone 4S’in tanıtılmasının ardında Apple önemli bir atak yaptı ve 2012’nin ilk çeyreğinde dünyada günlük gerçekleşen iPhone satışı, yeni doğan bebek sayısını geçti. Android cephesinde de önemli gelişmeler yaşanmaya devam etti. Android platformu kuruldaktan yalnızca 4 yıl sonra 400 milyon cihaz aktive edildi ve günde 1 milyon yeni telefon aktivasyonu gerçekleşti. Savaşın kıran kırana sürdüğü sırada Samsung Galaxy S III’ü tanıttı. Birçok otorite Samsung’un bu yeni oyuncusunun iPhone’un tahtını epey zorlayacağı görüşündeydi. Zira, geçtiğimiz yıl Samsung 12 Milyar Dolar kar açıklamış ve Samsung’un yeni modelinin tüm dünyadaki tanıtımı için ayrılan bütçenin 11 Milyar Dolar olduğunu belirtmişti. Apple, bu agresif rakip karşısında farklı bir yola gitti ve Samsung’a paten ihlali davası açtı.

Yazının başında da belirttiğim gibi Apple’ın asıl sorunu Google’la gibi görünüyor. iOS 6’da YouTube ve Google Maps’in artık default olarak yer almayacağını açıklaması bunun önemli bir göstergesiydi. Hatırlarsanız geçtiğimiz aylarda Google, App Store’daki Gmail uygulamasını kaldırma kararı aldığını açıklamıştı. Anlaşılan o ki, iki taraf da birbirleri olan münasebetlerini en aza indirmeye çalışıyorlar.

Apple da LG’den esinlendi!

Patent ihlali iddiaları sadece Apple tarafından gelmiyor, LG de bir süre önce Apple’ın, iPhone’un klasik modelinin tasarımında LG’nin Prada modelinden esinlendiğini iddia etmişti.

Touch-screen akıllı telefonlar Apple’ın tekeline verilebilir mi?

Apple, akıllı telefon piyasasında kendine güçlü rakip olanlara tahammülsüz bir politika izliyor. Bu davayı Apple’ın kazanması halinde tüm akıllı telefon üreticileri Apple’ın bu agresif politikası nedeni ile daha temkinli ve daha kısıtlı hareket edecekler. Hal böyle olunca, akıllı telefon piyasasında adeta bir Apple tekeli kurulacak. Bu olasılık, Apple fanlarında dahi (ki ben de bu gruba dahilim) korku yaratıyor. Zira, rekabetin azalması daha az çeşit, daha yüksek fiyat anlamına geliyor.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

KIRMIZI OKYANUSTAN MAVİ OKYANUSA: SHOPPER MARKETING


Pazarlama sürekli genişleyen, gelişen ve ilerleyen bir alan. Birkaç yıl önce literatürde olmayan birçok pazarlama yöntemi, bugün pazarlama profesyonellerinin yapılacaklar listesinin başında geliyor. Sektördeki her yenilik başta kafalarda soru işaretleri yaratsa da, birkaç “cesur” pazarlamacıyı daha sonra yüzlercesi takip ediyor. Shopper marketing, dünyada yirmi yıla yakın bir geçmişe sahip olmasına rağmen, Türkiye için yeni bir kavram. Hal böyle olunca, Türk pazarlamacılar bu yönteme biraz temkinli yaklaşıyorlar. Peki, shopper marketing tam olarak nedir? Doğru shopper marketing projesi yürütmek için ne yapmak gerekir?

Shopper marketing’i anlamak için bazı kavramların üzerinden geçmekte fayda var. Öncelikle shopper (alışverişçi,) buyer (satın alan) ve consumer (tüketici) kavramlarını birbirinden ayırmak gerekiyor. Bu üç kavramı bir örnekle açıklayacak olursak, bebek bezini perakendecide inceleyen, fiyatları karşılaştıran ve karar veren anne shopper, kasada bebek bezini satın alan baba buyer, bebek bezini kullanan bebek ise consumer’dır. Birçok reklam kampanyası, bu üç farklı tipi göz ardı eder ve doğrudan tüketiciye seslenmeye çalışır. Oysa shopper marketing satın alma sürecindeki en önemli oyuncuya, shopper’a, seslenir. Zira shopper, perakendecide onlarca marka, ambalaj ve fiyat arasından seçim yapan kişidir. Küresel Perakende Pazarlama Derneği’nin araştırmaları da bu önemi destekliyor. Çünkü bu araştırmalara göre satın alma kararlarının %70’i satış noktasında veriliyor.

Kaynak/Source: POPAI
Satın alma kararı uzun bir yolculuğun en son noktası. Bu noktaya gelene kadar shopper, birçok farklı uyarana maruz kalıyor. Televizyonda gördüğü reklamdan, cep telefonuna gelen mesaja kadar her şey shopper’ın algısını etkiliyor. Ancak, eğer shopper’ın zihninde marka algısı tam olarak yerleşmemişse ya da satın alacağı ürünle ilgili güdüler markadan bağımsızsa işler değişiyor. Satış noktasına kadar yapılan birçok şey çöpe gidiyor. Bunun nedeni aslında çok basit, insan beyni bazı şeyleri saklarken çoğu şeyi siliyor. Shopper marketing’i önemli kılan aslında, shopper’ın mağazaya satın alma güdüsü ile gelmesi. Yani, zaten satın alma sürecinin önemli bir kısmını tamamlamış olan shopper’ı en savunmasız anında yakalıyorsunuz. Hepimiz bir mağazaya “bir şeyler” bakmak için girip, elimizde poşetlerle mağazadan çıkmışızdır; ya satıcı çok iyidir ya da bizi cezbeden başka şeyler vardır. Ancak shopper’ın algısını manipüle edecek bir satıcının olmadığı perakendecilerde durum biraz daha farklı. Perakendecide shopper’ın kararını etkileyen başat etmenler, takdir edersiniz ki, fiyat ve promosyon. Biz buna kırmızı okyanus diyoruz. Hiçbir pazarlamacı, diğer markalarla fiyat üzerinden rekabete girmek istemez. Bu zaten sakıncalı bir stratejidir. Promosyonda da durum farksız değildir. İşte bu noktada shopper’ın algısını fiyat ve promosyondan farklı bir yöne çekebilmek hayati önem taşıyor. Bunu yapabilmek de doğru shopper marketing stratejilerinden geçiyor.

Kaynak/Source: imediaconnection.com
Doğru shopper marketing stratejisi oluşturmak, doğru içgörüyü yakalamak için uygun araştırma yöntemlerinden faydalanmakla başlıyor. Shopper merkezli araştırmalar bu noktada son derece faydalılar. Elbette, marka ve ürün özelinde araştırma yapmak gerekiyor. Araştırmalardan elde ettiğiniz veriler sizin için bir rehber. İnsanların sepetlerine neyi, neden attığını ya da atmadığını anlamak sorunun önemli bir kısmını çözmek anlamına geliyor. Daha sonra engelleri ve fırsatları belirlemeniz gerekiyor. Engelleri ve fırsatları marka, perakendeci ve shopper özelinde analiz etmek çok önemli. Marka geçmişini, değerlerini bilmek markaya uygun yaklaşımlar geliştirmeniz için size yol gösteriyor. Perakendeci yapısı, perakendecinin müşteri kitlesi gibi etmenler bazen bir engelken, bazı durumlarda bir fırsat olabiliyor. Shopper’ı anlamak ise araştırma verilerini doğru analiz etmekten ve her durumda shopper’ı gözlemlemekten geçiyor. Tespit ettiğiniz engelleri aşacak ve fırsatları doğru değerlendirmenizi sağlayacak kreatiflerin yaratılması da elbette doğru brief’le ilgili. Brief’in alınması ve yaratıcı ekiple paylaşılması sırasında müşteri ve ajansın birlikte hareket etmesi gerekiyor. Yaratıcı çalışmalar hazırlanırken yaratıcı ekip marka, perakendeci ve shopper hakkında bilgilendirilmeli. Oluşturulan strateji yaratıcı ekibe doğru bir şekilde aktarılmalı. Bu nokta aslında çok önemli; birçok üretici hazırladığı çalışmaları kabul etmeyen perakendecilerden şikayet eder. Bunun nedeni “kaprisli” satın almacılar değil, perakendecinin yapısını özümsemeyen işlerdir. Yaratıcılıkla uygulanabilirlik arasındaki dengeyi kurabilmek perakendecileri doğru tanımakla alakalı. Her perakendeci, her yapılan işi kabul etmeyebilir! Son ve belki de en önemli nokta, geriye dönüp yaptığınız işleri objektif bir gözle değerlendirmektir.

Shopper marketing, markaları fiyat ve promosyon savaşlarına gömülü kırmızı okyanustan, müşteri memnuniyetinin ve karşılıklı kazancın olduğu mavi okyanusa götüren bir gemidir. Bu geminin doğru sularda ilerlemesi, doğru rotaya bağlıdır.

25 Haziran 2012 Pazartesi

“KAZAN-KAZAN”CI PAZARLAMA YAKLAŞIMLARI: KATEGORİ KAPTANLIĞI

Sepet hacmi… Kategori getirisi… Planogram v.s. Perakende sektörünün içinde olan üç aşağı beş yukarı herkesin aşina olduğu terimler… Peki tüm bu terimler biraraya geldiğinde ortaya ne çıkar? Kategori kaptanlığı? Evet!

FMCG sektöründe değilim. Ancak yaptığım işten ötürü perakendeyi çok iyi tanımak zorundayım. Hal böyle olunca, perakende kanalındaki tüm yenilikleri takip etmeye ve geçmişte yapılan işleri incelemeye çalışıyorum. Kategori kaptanlığı ilginç bir yöntem. Şöyle ki, ABD’de uzun yıllardır yapılıyor, ülkemizde ise örnekleri olmakla beraber aslında tam anlamıyla kat-kap projeleri çok yeni. Bunun belki de en büyük nedeni perakendeci yapılarının ülkemizde çeşitlilik göstermesi. Bazı perakendeciler, in-store’da yenilikleri daha kolay absorbe edebilirken, diğerleri bu hıza ayak uyduramayabiliyor. Öte yandan, haklı olarak tüm perakendeciler kendi marka kimliklerinden ve prensiplerinden ödün vermek istemiyorlar. Peki, kat-kap iyi yönetilirse bu sorunlar aşılır mı? Elbette.

Kategori kaptanlığı, perakende mağazalarında, ürün kategorisini “alışverişçi” odaklı bir şekilde yeniden düzenlemektir. Kategori kaptanlığında, kaptanlık yapılan kategori için seçilen hedefleri yerine getirmek esastır. Kategori kaptanı ise kategorinin yönetiminde perakedecilere destek olarak, tüm kategorinin karlılığını ya da cirosunu maksimize etmeyi hedefleyen üreticidir. Kategori kaptanlığı, kategori yönetimi ile benzer olsa da aslında farklıdır. Kategori yönetimi, perakende mağazalarında ürün kategorisini bir iş ünitesi gibi kullanarak yönetmektir. Kategori yönetimi, perakendecilerin dikkatini markadan, kategori düzeyinde amaçlara yöneltir. Yani kategori yönetimi, perakendeci tarafını ilgilendiren bir konudur.

Kategori kaptanlığı, herkesin kazanabileceği bir yöntemdir. Kat-kap ile hem perakendeci, hem üretici/distributör , hem tüketici hem de rakipler kazanabilir. Yeter ki, kategori uygun şekilde yönetilsin! Uygun yönetilmekten kasıt aslında çok basit bir matematik hesabı. Örnekle açıklamak gerekirse; A markası kategoride, pazarın %70’ini elinde bulunduruyor, rakip B’nin ise pazar payı %20, %10’luk diğer pay ise küçük oyuncular arasında paylaşılıyor. Kategorinin X perakende mağazasındaki yıllık toplam getirisi 100 br, (ya da sepet hacmi 0,5 br.) Burada şu detayları belirtmekte fayda var: Kategori kaptanlığının en önemli kurallarından birisi kategoriyi pazar paylarına göre düzenlemektir. Bu durumda daha çok tüketicisi olan ürünler, raf önünde daha çok sergileneceği için kategorinin getirisi artacaktır. Ayrıca in-store’da tüm kategoriyi öne çıkaracak işler yaptığınız için kategorinin sirkülasyonu katlanacaktır. Örneğe dönecek olursak, kat-kap sonucunda  kategorinin getirisinin 200 br’me yükseldiğini varsayalım. Bu durumda pazar liderinin geliri 70’den 140’a çıkarken, rakibinki 20’den 40’a yükselecektir. Yani win-win… Ayrıca, perakendeci sepet hacmini atırarak değer elde edecektir.

Kategori kaptanlığının belli başlı kuralları var. Aslında bunlar, birçok pazarlamacının bir şekilde bildiği ama tam olarak nerede kullanılacağını kestiremediği kurallar. Şimdi bunları kısaca açıklamaya çalışacağım;

Sekiz Adım Kuralı (The Classic Eight Steps)

Sekiz adım kuralı, kategori kaptanlığının guidline’ı gibi düşünülebilir. Çünkü sekiz adım kuralı, kat-kap yapacaklar için takip edilmesi gereken adımları anlatır. İlk adım kategoriyi tanımlamaktır. Kategoriyi tanımlarken kategori içerisinde yer alan tüm ürünleri alt kategorilere,  segmentlere ayırmak önemlidir. İkinci adım ise tüketiciyi, üreticiyi, dağıtımcıyı, perakendeciyi düşünerek hazırlanmış bir analize dayanarak bir hedef belirlemektir. Üçüncü adımda kategorinin halihazırdaki performansı belirlenir. Bu noktada kalitatif ve kantitatif araştırmalar yapmak hayati önem taşır. Dördüncü adım ise rakamsal hedeflerin yazıldığı ve bir check-list gibi sürekli kontrol edilmesi gereken bir skor kartı hazırlamaktır. Beşinci adımda kategori kaptanlığı esnasında yürütülecek strateji belirlenir. Altıncı adımda ise taktikler kurgulanır. Yedinci adım, işlerin örnek mağazaya uygulanmasıdır. Sekizinci adım ise tüm yapılanların tekrar gözden geçirilmesidir.

NADIAS Kuralı

Büyük üreticilerden birinin CEO’su şöyle bir söz sarfetmişti: “Biz ürün değil, ihtiyaç üretiriz.” İktisat kökenli biri olarak diyebilirim ki, evet, zor olan ihtiyaçları gidermek değil yeni ihtiyaçlar üretebilmektir. O yüzden kategori kaptanlığı sürecinde göz önünde bulundurulması gereken ilk nokta ihtiyaçlardır. Eğer hiç var olmayan bir ihtiyacı ortaya çıkarabiliyorsanız, bunu yapmaktan çekinmeyin! Elbette ihtiyaç üretmek tek başına yeterli değil. Bu ihtiyacın farkında olmak gerekir. Yani bu ihtiyaçla ilgili farkındalık yaratmanız elzemdir. Farkında olmak, arzuya dönüşmezse satışa da dönüşmez. O halde, o ihtiyacı gidermek için arzunun oluşması gerekir. Arzu, ilgiye; ilgi ise aksiyona yani satın almaya dönüşmelidir. Elbette günün sonunda, o ihtiyacınızın karşılanması ve bundan tatmin duymanız gerekir. İşte NADIAS kuralı budur!

Bu yazımla kategori kaptanlığı ile ilgili küçük bilgiler vermeye çalıştım. Ancak elbette kat-kap, birkaç paragrafta açıklanacak bir yöntem değil; çok komplike ve girift yönleri var. İlerleyen zamanlarda bu konuya tekrar dönüp, daha detaylı bilgiler ve uygulanmış örnekler vermeye çalışacağım.

KAMPANYA İLETİŞİMİNİ FARKLI MECRALARA TAŞIMAK: PUMA SOCIAL

Adidas ve Puma’nın hikayesini bilmeyen yoktur. Kurucuları aslında iki öz kardeştir… Birbirlerinden çok farklıdırlar… Küs ölürler... Falan filan… Peki aralarındaki kıyasıya rekabeti bilmeyen var mı? Elbette yok. Adidas yarışta arayı açmaya başlayınca ezeli rakibi Puma, parkur değiştirme kararı aldı ve markasını tamamen farklı bir noktaya taşıdı. Evet, Puma Social böyle doğdu!


Spor malzemesi üreticileri için hangi ünlü sporcuları giydirdikleri, hangi spor takımlarına sponsor oldukları v.s. hayati önem taşır. Çünkü tüm bu saydıklarımız, onların rakiplerine karşı daha üstün görünmelerini sağlayan unsurlardır. Anlaşılacağı üzere, bu pazarın tek bir pazarlama politikası vardır: Sağlam bir yetenek bul, üstünü markanla donat, bir reklam filminde oynat, merchandising ürünlerini üret! Evet, son derece basit ama bir o kadar pahalı bir yol. Bir de ünlü kullanımının yarattığı sıkıntılar var ki, bununla ilgili birkaç olayı Google’da tararsınız ne vahim durumlara yol açtığını görebilirsiniz. Ancak pazardaki konvansiyon bu kadar yoğunken, aradan sıyrılmak için radikal kararlar almak epey zor. İşte Puma, o zor kararı alabildi ve markasını farklı bir noktaya taşıdı. Spor müsabakalarındaki kıyasıya rekabetten ağır yaralar alınca, markasını gece atletlerine ithaf etti Puma!

Tommy Hilfiger’ın bir sözünü çok severim, sanırım şöyleydi: “21. yüzyılda insanlar tek bir markayı asla tüketmiyor. Kimsenin üzerinde baştan aşağıya benim markamı göremezsiniz.” Evet 21. yüzyılda, sonsuz seçenekler dünyasında kimse tek bir markayla yetinmiyor, hiç kimsenin sadakati yok! Hal böyle olunca, rekabet koşulları daha da ağırlaşıyor. Puma, Puma Social kampanyası ile kendi pazarındaki yoğun rekabetten sıyrılıp farklı bir pazara girmeye çalıştı: Casual giyim. Şehirli insanların spor ayakkabı takıntısı aşikar. Nasıl olmasın, şehrin koşuşturmacasına ancak rahat spor ayakkabılarla katlanılabilir. İşte Puma bu insight’ı görerek markasını, şehir insanlarına, gece kuşlarına ithaf etti. “Bazı maratonlar sabah 6’da biter,” “Bazen zafer bir telefon numarasıdır” gibi sağlam iletişimlerle şehirli, gece hayatını seven gençleri kendine hedef olarak belirledi. Hedefine doğru da emin adımlarla yürüyor. Her yerde!

Geçtiğimiz hafta sonu Burn Electronica’daki en başarılı iş kesinlike Puma’nınkiydi. Puma dersini iyi çalışmış ve festivale hazırlıklı gelmişti! Tüm kampanya iletişimini hiç bozmadan festival taşımıştı. Öncelikle, indigo sahnesinin girişine kendi branding’ini yapmıştı ve son derece güzel görünüyordu. Yine aynı mekana, tıpkı reklam filminde olduğu gibi, bir langırt masası yerleştirmişti ki festival süresince o masa hiç boş kalmadı! Yine masanın çevresinde branding’i ve sloganı yer alıyordu. Sahnenin yakınlarında bir de etkinlik alanı kurmuştu Puma; içeride langırtlar ve ping pong masaları vardı. Herkes eğleniyor, arkadaşları ile "sosyal"leşiyordu. Alanda ise Puma’nın temsilcileri insanların güzel anlarını fotoğraflıyor ve bunlardan bir afiş hazırlıyordu. Her zaman dediğim gibi, anı anıdır!

Puma, Puma Social kampanyasını her alana başarılı bir şekilde taşıyor. Zaten iletişimin en önemli kurallarından biri de bu; süreklilik! Puma’nın diğer işlerini de merakla bekliyorum, bir de kampanya sonuçlarını elbette!

24 Haziran 2012 Pazar

BİR PAZARLAMA MECRASI OLARAK FESTİVALLER: BURN ELECTRONICA

Yaklaşık üç yıldır bir elektronik müzik festivaline katılmamıştım. Zaman olmadı, iyi gruplar gelmedi v.s... Dün gerçekleşen Burn Electronica festivali benim için tam anlamıyla bir tavşan deliğiydi. Dürüst olmak gerekirse her türlü olumsuzluklara rağmen – Kapı açılış saatinin 14.00 olarak belirtilmesine rağmen 14.00’da bizi içeriye almayan görevliler, ne içip de o hale geldiklerini anlayamadığım insanlar ve elbette sudan farksız kötü biralar – o atfmosferi özlemişim. Ama konumuz Who Made Who’nun inanılmaz performansı, Crookers’ın yarıda kesilen seti değil elbette. Konumuz pazarlama!

Festivaller işini doğru yapan pazarlamacılar ve reklamcılar için adeta bir vahadır. Bir de gözlem yeteneğini kaybetmemiş blogger’lar için elbette. Nedeni aslında son derece basit, sizin için toplanmış “safkan” bir hedef kitle... Zevkleri, davranışları aynı binlerce insan. Size düşense, eğer hedef kitlenizse, o insanları biraz eğlendirmek. İnanın daha fazlası değil.
 
Etkinlik pazarlaması, bazılarımızın aşina olduğu bazırlarımız için ise anlamsız bir kavram. Her iki taraf için de son derece yeni olan bu alan, bakirliğini korusa da günden güne gelişiyor. Bir bir etkinlik ajansları açılıyor, hepsi de güzel cirolar elde ediyor. Neden etmesin ki, eğlenmeyi seven milyonlarca insan, milyonlarca insanı hedefleyen binlerce marka var! Kebap connection! Hal böyle olunca, hedefleyenlerle hedeflenenleri biraraya getiren her türlü ortam bir pazalama mecrasına dönüşüyor. Festivaller de!

Hedef kitlenizi iyi tanıyorsanız sizden iyisi yok. Zira, hedef kitleniz size başarılı işler yapmanız için doğru insgiht’ı verir, bu konuda gayet açıklar! Nitekim, dün bunun canlı örneğine bizzat şahit oldum. Festival alanı adeta bir “fair”di. Bazıları Vivident’in kurduğu alanda oyun oynuyor, bazıları BAT’nin lounge’unda keyif çatıyor, bazıları ise Burn’ün Energy Zone’unda deliler gibi dans ediyordu. Biz, biraz da sıcak havanın vermiş olduğu rehavetle biralarımızı alıp, bir masaya “güneşlenmek” üzere kurulduk. Yalnız, bu elbette bizim amacımız olan şeydi. Gerçekleşeceğini kim söyledi ki? Birbiri ardına önce Puma’nın, akabinde Mentos’un daha sonra da Okey’in temsilcileri fotoğraf çekmek, sample vermek, ürün tanıtmak için masamıza geldiler. Benim için gayet eğlenceli bu durum, kız arkadaşım için biraz can sıkıcıydı! Abartısız üç saatim alanda, kim ne yapmış, ne getirmiş, ne demişe bakmak ve elbette birkaç fotoğraf almakla geçti. İşte o keşiften çıkan sonuçlar;
Vivident
Sakız markasının elektronik festivalinde ne işi olur demeyin, olur. Kendi adıma, Vivident’in ATL işlerini son derece eğlenceli ve başarılı buluyorum. Gençlere yönelik esprili bir dili var. Festivaldeki Vivident alanı da daha önce yapılan işlerle uyumluydu. TV spot’undan hatırlayacağınız üzere, ellerinde oklarla cupid’ler festival alanında dolaşıp avlarını bekliyorlardı. Ayrıca iki arkadaşı kıyasıya yarışa sokan keyifli bir oyunu da festival alanına getirmişlerdi. Basit, biraz sıradan ama asla başarısız değil!

Nissan Juke
Birçok arkadaşım, şu aralar, Nissan’ın haşarı çocuğu Juke’a takmış durumda! Sıradışı çizgisi ve sağlam pazarlama faaliyetleri bizleri etkiliyor doğal olarak. Juke, tam anlamıyla bir genç arabası. Eh böyle bir arabanın da tanıtılacağı yer, tıklım tıkış gençlerle dolu bir festival alanı olur elbette. Bir de yanına iki genç kız ve oğlanı koydunuz mu, olay tamamdır! Festivalin iki farklı ucunda, iki farklı renk Juke hayranlarını cezbetmek için bekliyordu. Ayrıca, BAT standının yanında bir de aracın görseli yer alıyordu. Basit, nispeten ucuz ama oldukça etkili bir iş!

Republika Academic Aparts
Ne yalan söyleyeyim Republika’yı ilk defa festival alanında gördüm. O ana kadar ne olduğuna dair bir fikrim yoktu. Belki de, hayatım boyunca öğrenci yurduna ihtiyaç duymadığımdandır, bilemiyorum. Neyse, Republika öğrenci yurdu benzeri bir iş! Aslında, yurtdışında okuyan ya da ucuz tatil yapanlar bilirler, yurt mantığında ama yurtlara göre oldukça konforlu apart oteller vardır. Republika da bunun Türk işi örneği. Kendini tanıtmak için çok doğru bir mecra bulmuş; festival. Başarılı mı? Hem de oldukça!

Burn
Festivalin ana sponsoru ve isim babası Burn, adeta festivalin etinden kemiğinden faydalanmış. Çok da iyi yapmış! İşimiz pazarlama sonuçta... Festivalin her köşesinde Burn’ün bir standını, lounge’unu, etkinlik alanını görmeniz mümkündü. Benim en çok hoşuma giden, büyük bir olasılıkla yarın ofisimde masamı süsleyecek resmi çekildiğim Bur’n Booth’tu. Anı her zaman anıdır! Diğer favorim ise, gruplar arasında müziğin ve eğlencenin durmaksızın devam etmesini sağlayan Energy Zone’du. Kısacası Burn, başarılıydı!

Evet, festivaller biz pazarlamacıların lunaparkı. Biz orada oldukça eğleniyoruz, haliyle eğlendiriyoruz. Burn Electronica’dan izlenimlerim birkaç yazıda daha devam edecek. Görüşmek üzere!

22 Haziran 2012 Cuma

BİR PAZARLAMA MECRASI OLARAK MAĞAZALAR: ABERCROMBIE

Pazarlama, çok boyutlu bir kavram. İçerisinde birçok alt dal barındırıyor. Eskiden pazarlamadan anladığımız, elinde çantasıyla kapı kapı gezen ürün temsilcileriydi. Daha sonra, pazarlamanın diğer dalları ile tanıştık; etkinlik pazarlaması, gençlik pazarlaması, alıcıya yönelik pazarlama… Peki, mağazaların da bir pazarlama mecrası olabileceğini hiç düşündünüz mü? Abercrombie’yi göreniniz, Apple Store’a uğrayanınız yoksa elbette bu soruya “hayır” diyecektir.


Başarılı iletişimin koşulu süreklilik ve istikrardır. 360 derece iletişim stratejisi, aslında kelimenin tam anlamıyla bu iki koşulu gerçekleştirmek için vardır. Ancak iletişim araçları dediğimizde birçoğumuzun aklına, biraz da haklı olarak, geleneksel iletişim araçları gelir. Ne var ki, iletişim hayatın her yerindedir ve neredeyse sınırları yoktur. İnsanın olduğu her yer bir iletişim mecrasıdır. Mağazalar da!

Geçen yıl Milano’da çok ilginç bir olaya şahit oldum. Arkadaşlarımın binbir ısrarı ve öve öve bitirememeleri beni Abercrombie mağazasını “görmeye” itti. Evet, sadece görebildim. Çünkü mağazayı gezmek şöyle dursun kapısına dahi yaklaşmanız mümkün değil. Önündeki, mübalağasız bir kilometrelik, kuyruk size önce kısa süreli bir affalama yaşatıyor, ezkaza kuyruğu önemsemeyip kapıya yöneldiğinizde kapıdaki görevliler size kuyruğu gösteriyorlar. Abercrombie’den yıllardır giyinirim. Türkiye’de mağazası bulunmasa da, e-ticaret siteleri sağolsunlar, rahat rahat satın alıyoruz ürünlerini. Hal böyle olunca, gerçek bir Abercrombie mağazası görme fırsatım hiç olmadı. Hakkında bin türlü efsaneler duyduğum bu mağazayı yakından görmek benim için önemli bir deneyimdi. Zira, Abercrombie pazarlama politikası ile de benim için diğerlerinden farklıydı.

Abercrombie’nin 2003 yılındaki “Back to School” kampanyasının metinlerini, ünlü marksist akademisyen Zizek yazınca büyük olay olmuştu hatırlarsınız. Daha sonra abercrombie kids sitesinde, push-up mayolar yer aldığı için Amerikalı muhafazakarlarca topa tutulmuştu bu sıra dışı marka. Abercrombie, belki biraz hedef kitlesi nedeniyle, her zaman şımarık ve “cool” marka imajını korudu. Barack Obama’ya rest çekti, ürünlerini giymesini istemediklerine para teklif etti. Uzunca bir süre Amerika kıtasının dışına flagship store açmayı reddetti. Bu şımarık ve umursamaz imaj aynı şekilde mağazalara da yansıtılmış. Gördüm ve bizzat şahit oldum.

Kapısının önündeki uzun kuyruğu görene dek bir Abercrombie mağazasının önünde olduğunuzu farketmeniz imkansız, branding yok denecek kadar az. İçeriden bangır bangır müzik sesi ve inanılmaz hoş kokular geliyor. Kapının önündeyse mükemmel fiziklere sahip genç kızlar ve oğlanlar duruyor. Buranın bir giyim mağazası olduğuna inanmak oldukça güç. İçerisi son derece karanlık ve kalabalık! Spotlar yalnızca giysileri aydınlatmakla görevli. Görevliler ise ancak siz çağırdığınızda sizinle ilgileniyorlar. Zaten onlar satış görevlisi değiller, Abercrombie mağaza çalışanlarını “store models” olarak tanımlıyor. Yaş kitlesi beklediğinizin aksine teenage’lerden oluşmuyor. 30 yaş üstü insanlar da soyunma kabinlerinin önünde saatlerce bekliyorlar. İnsanları bu “eziyet”e katlanmaya iten şeyin ne olduğunu anlamaya çalışırken, kendinizi onlarla birlikte kasanın önünde sırada beklerken buluyorsunuz. Abercrombie, bir mağazadan çok daha fazlası… Bir deneyim merkezi… Belki de, bir eğlence alanı…

Bu yazımda, genel konumuzun yani sosyal medyanın dışına çıktım. Ancak sonucu Abercrombie’nin sosyal medya kullanımıyla vermek istiyorum. Takdir edersiniz ki, Abercrombie’nin şımarık tavrı sosyal medyada da geçerli. Tamamen gençlere yönelik, belki biraz seksist bir dil kullanılıyor. Şımarıklıktan kastım, asla sayfayı beğenenlerle tartışmalara girmek değil! (Bizde, ne yazık ki, bunun örneği bol.) Aksine, hedef kitlesine, hedef kitlesi gibi yaklaşıyor Abercrombie… Kuvvetle muhtemel ki, böylece her yeni girdiği pazarda oyunun kurallarını bozuyor!

18 Haziran 2012 Pazartesi

YEMEK SAVAŞLARI: İŞTELEZZET VS YEMEKSEPETİ

Hizmet sektöründeki her yeni gelişme, önce biraz tedirginlik yaratsa da, kendine sadık bir kullanıcı kitlesi yaratabiliyor. Online yemek siteleri, online mağazalar v.s. ilk açıldıkları günlerde zorluklar çekseler de, şimdilerde önemli cirolar elde ediyorlar. Hal böyle olunca internette rekabet artıyor, yemek savaşları kızışıyor.

Bu sabah yeni bir video ile güne başladım. iPad’imde günlük “ne var, ne yok” kontrollerim sırasında bir video’ya denk geldim; iştelezzet.com’un “ağır tahrik unsurları” içeren yeni reklam filmi. Video o kadar tanıdıktı ki, ne yalan söyleyeyim, yemeksepeti.com reklamının devamı zannettim. Ta ki altından yağ damlayan poşet ekranda görünene dek. Kullanılan cast, çekimler v.s. o kadar “yemeksepeti.com”du ki, eminim birçok kişi bu yanılgıya düşmüştür.


Dürüst olmak gerekirse, iştelezzet.com hakkında ilk kez bu video ile bilgi sahibi oldum. Hatta Ekşi’de birkaç entry okuyana dek, iştelezzet.com’u yeni bir girişim zannettim. Site hakkında hiçbir fikrimin olmayışı beni, siteyi incelemeye sevk etti. Öncelikle sitenin iyi bir anasayfası var. Başlangıçta, alışganlıktan olsa gerek, biraz kafanız karışsa da sitede her şey yerli yerinde. Ayrıca, kategoriler gayet iyi düzenlenmiş. Kategorilerin, yemeksepeti.com’un aksine, header’da yer alması bence iyi bir fikir. Ayrıca Facebook ile bağlan özelliği, "üşengeç" kullanıcılar için güzel bir seçenek. Sitedeki en belirgin sıkıntı lokasyon seçimi. Lokasyonlar footer’da yer aldığı için biraz sıkıntı yaşanıyor. Zira, önce kategori seçmek istediğinizde “lokasyon seç” uyarısı alıyorsunuz. Belki burada footer’a yönlendiren bir navigasyon geliştirilebilirse sorun ortadan kalkar. Ayrıca, ilk bakışta gözüme çarpan restoranlar beni tatmin etti. Açıkçası, yemeksepeti.com’un restoran portföyüne sahip olabileceğini düşünmüyordum. Restoran listesi, online yemek sitesi seçiminde önemli bir faktör. Bundan birkaç yıl önce yemeksepeti.com’da bulamadığım bazı restoranları sefertas.com’da bulabiliyordum ve sırf bu nedenle, sitesini beğenmesem de, sefertas.com’dan sipariş veriyordum. Sonra, yemeksepeti.com restoran listesini epeyce geliştirdi ve sefertas.com yarıştan koptu.

Yemeksepeti.com, online yemek hizmeti konusunda son derece başarılı bir site. Bu su götürmez bir gerçek. Ancak ne var ki, rekabet her yerde. Ardılların, ilkleri geride bıraktığı örnekler pek de az değil. İştelezzet.com yeni reklam filmi ile yemeksepeti.com’dan müşteri çalabilir, alışkanlıkları değiştirebilir mi bunu zaman gösterecek. Ancak anlaşılan o ki, yemek savaşları artarak devam edecek!

11 Haziran 2012 Pazartesi

MARSHALL'DAN RENKLİ BİR YARIŞMA: ŞEHRİNİN RENGİNİ SEÇ

Markaların sosyal medya ile tanışma evresini çoktan geçtik. Artık amatör işler çok geride kaldı. Şimdi interneti, internet kullanıcısını ve sosyal medyayı çok daha iyi anlayan çalışmalar yapılıyor. Sıradan çekilişler ve bol keseden dağıtılan hediyeler yerine artık çok daha yaratıcı yarışmalar var.

Hepinizin bildiği gibi AkzoNobel markası Marshall, geçtiğimiz aylarda kurumsal kimliğinde köklü bir değişime gitti. Marshall bu yeni kimliği ile daha genç ve dinamik bir marka olma yolunda önemli bir adım attı. Kimlik değiştirme sancılı bir süreçtir. Günün sonunda eskisine göre çok daha iyi bir marka ile yolunuza devam edersiniz, vice versa. Sancılı bir süreçtir çünkü, yaratmaya çalıştığınız iletişimi doğru, sürekli ve istikrarlı yürütebilmek zordur. Eski alışkanlıklar kolay terkedilemez. Önce yarattığınıza siz inanmalısınız ki, diğerleri de inansın...


Marshall'ın, en azından bugüne kadar, bu değişimi başarılı bir şekilde geçekleştirdiğini düşünenlerdenim. Marshall, bugün ilan ettiği yarışması Şehrinin Rengini Seç ile sosyal medyada da yenilikçi ve dinamik marka kimliğini sürdüreceğini ispatlamış oldu. İşte benim yarışmadan izlenimlerim ve yarışma hakkında küçük bilgiler;

Öncelikle yarışmaya katılmak için www.sehrininrenginisec.com adresine girerek bir hesap oluşturuyorsunuz. Daha sonra, şehrinizi seçiyor ve ona bir renk veriyorsunuz. Şehrinize seçtiğiniz rengin nedenini açıkladıktan sonra, arkadaşlarınızla paylaşacağınız bir poster hazırlıyorsunuz. Bundan sonraki süreç biraz arkadaş sayınızla ilgili. Zira, ne kadar çok oy toplarsanız Dominik Cumhuriyeti, Barselona ve Amsterdam tatili ödüllerden birini kazanma şansı yakalıyorsunuz. Ben şehrimi seçtim, ona rengini verdim şimdi arkadaşlarımın oylarını bekliyorum. Eğlenceli ve keyifli bir yarışma Şehrinin Rengini Seç... Bakalım Marshall'dan ileride nasıl çalışmalar gelecek?

NOT: Yarışmaya katılmak isyenler www.sehrininrenginisec.com adresine tıklayabilir ya da Marshall'ın Facebook sayfası www.facebook.com/renklendirhayati sayfasını ziyaret edebilirler.

2 Nisan 2012 Pazartesi

THY’NİN PINTEREST YORUMU: WINTEREST


Pinterest’in yükselişini yakından takip edenlerdenim. Türkiye’de henüz beklediğim bilinirliğe ulaşamadı ancak bazı öncü markalar var ki, bugün yaptıkları çalışmaların meyvelerini ileride toplayacaklarına adım gibi eminim. Onların bu cesaretini ve ileri görüşlülüğünü ayakta alkışlıyorum.

Pinterest’i aktif olarak kullanan birkaç marka var Türkiye’de… Aklıma ilk gelenler THY, Markafoni, Beyazkutu ve Trendyol oluyor… THY’yi dışarıda bırakırsak diğer markalar aynı işi yapıyorlar: Moda… Giyim markaları için Pineterest biçilmiş kaftan; ziyaretçi sayısı her geçen gün azalan kurumsal web sitelerindeki lookbooklarını artık Pinterest’e taşıyor bu markalar. Pinterest sadece modacılar için değil, tüm markalar için önemli bir mecra. Pinterest biraz daha kadınların ilgi alanına girecek bir mecra gibi görünse de -dürüst olmak gerekirse benim de kanaatim bu yöndeydi- aslında doğru kullanımla farklı hedeflere ulaşmak mümkün Pinterest’te.

THY “Winterest”le, Pinterest’i ne kadar iyi anladığını çok net bir şekilde gösterdi. Winterest’te, THY’nin Pinterest sayfasında paylaştığı resimleri takip ediyorsunuz ve o resimlerin hangi şehre ait olduğunu tahmin etmeye çalışıyorsunuz. Doğru tahmin edenler gidiş-dönüş uçak bileti kazanma şansı yakalıyor. Winterest’in bir de Facebook uygulaması bulunuyor. Ayrıca Winterest’in iletişimi Facebook üzerinden yoğun bir şekilde yapılıyor.

Pinterest’in gelişimi kadar markaların Pinterest’e artan ilgisi de beni fazlasıyla heyecanlandırıyor. Önümüzdeki günlerde Pinterest’in adını pazarlama adına daha çok duyacağız sanırım.

1 Nisan 2012 Pazar

YURTTAŞ GAZETECİLİK TARTIŞMASI

Bireyin haber alma hakkı temelinde gazetecilik, en saygın meslekler arasında yer almaktadır. Gazetecilik bir meslek olarak sıkı etik değerler ve mesleki kurallar üzerine oturmaktadır. Bu nedenle gazetecilik, belirli kalifikasyonlar ve bilgi birikimi gerektirir. Son 20 yıldır teknolojinin, özellikle internetin dramatik gelişimi, bilgi aktarımını kolaylaştırarak yeni gazetecilerin doğuşunu beraberinde getirdi. Ancak bu yeni “amatör” gazeteciler, gerçek anlamda “gazeteci” midir?

Giriş bölümünde de belirttiğim gibi gazetecilik birçok meslekte yer almayan etik kurallara sahiptir. Bu kurallar uzun yıllar içerisinde, farklı komisyonların katkıları ile geliştirilmiştir. Hal böyle olunca gazetecilik, önemli bir mesleki bilinç ve bilgi birikimini gerektirir. Gazetecilik salt haber verme değildir ya da her haber ileten kişi gazeteci sayılamaz. Aynı zamanda her bilgi haber olarak nitelendirilemez. Sabah kalktığınızda Twitter’dan o günün gündemine dair birçok bilgiye erişebilirsiniz ancak bu gazetecilik değildir. Gazetecilik bir disipline, analize, açıklamaya ve içeriğe gereksinim duyar. Gazeteciliğin bilgiye eklediği değer, yargı, analiz ve açıklamadır; gazeteciliği bloggerlıktan ayıran da budur (Bunz, 2009).

Haberlerin okuyuculara ulaşması kadar onların nasıl üretildiği de son derece önemlidir. Genellikle sosyal medyada, yurttaş gazeteciler tarafından aktarılan bilgilerin kaynağı yine ana akım medyadır. Ana akım medyada haberler, belirli mesleki kurallar çerçevesinde üretilmektedir. Bu kurallar gazeteciliğin sınırlarını belirler ve gazeteciliği salt bilgi vermeden ayırır. Ana akım medyada haber üreten gazeteciler belirli mekanizmalarca denetlenir. Bu denetim üretilen haberin doğruluğunu ve güvenilirliğini koruma amacı gütmektedir. Ancak sosyal medya nispeten daha kuralsız ve denetim mekanizmasının olmadığı bir mecra olması sebebiyle, burada üretilen “haber”in güvenilirliği son derece sınırlıdır. Öte yandan sosyal medyanın devrimi ve yurttaş gazetecilerin etkisi yadsınamaz.

Sosyal medyanın devriminin gazeteciliği öldüreceği öngörüsüne rağmen birçok çevre bu devrimin bir son değil, aksine daha şeffaf ve daha demokratik bir medyanın başlangıcı olduğu konusunda hemfikirdir (Harper, 2010). Sosyal medya, şüphesiz, ana akım medyaya göre daha interaktif bir mecradır. Bu etkileşim, beraberinde daha güçlü ve daha aktif bir kitleyi beraberinde getirmektedir. Bu kitle, daha önce olmadığı kadar haberin içine dahil olmakta ve haberin içeriğinin düzenlenmesine etki etmektedir. Bu durum belki de, yurttaş gazeteci olarak adlandırılan bloggerların ve diğer internet yazarlarının popülerleşmesindeki en büyük sebeptir.

1997 yılında bir grup programcının internette beğendikleri siteleri yorumlamasıyla başlayan bloggerlık (Çakıcı, 2005’ten aktaran Dilmen) bugün geldiği noktada yeni bir gazetecilik tanımının temelini oluşturmaktadır. Teknolojinin, özellikle internetin göstermiş olduğu gelişim ile bilgi aktarımının kolaylaşması, gazeteciliğe bir hobi olarak yaklaşan bir kesimin doğuşuna neden olmuştur. Nispeten daha kuralsız ve denetimsiz bu kitle, blog siteleri sayesinde, düşüncelerini dünyanın farklı köşesindeki farklı kesimlere iletme şansını yakalamıştır. Başta “life-style” ve “hobby”ler hakkında yazılan yazılar, zamanla daha “ciddi konular”a doğru bir eğilim göstermiştir. Böylece literatür, “yurttaş gazeteciliği” kavramına kavuşmuştur. Yurttaş gazeteciliği, en ilkel anlamıyla, gazetecilik ile ilgili herhangi bir resmi eğitimi olmayan kimselerin internet üzerinden haber iletmesidir. Bu yeni kavram beraberinde büyük tartışmalar getirmiştir. BBC Küresel Haberler Bölümü direktörü Richard Sambrook, sosyal medyanın kısa vadedeki etkilerinin abartıldığını, uzun vadedeki etkilerinin ise yeterince önemsenmediğini belirtmektedir. Ana akım medya, sosyal medyayı kabullenmekte ancak kimse sosyal medyanın uzun vadedeki etkisini göz önünde bulundurmamaktadır. Sosyal medya, aslında, haberin üretildiği ortam değildir. Sosyal medyanın gelişimi ile ortaya çıkan yurttaş gazetecilere (citizen journalists) rağmen, eşikbekçileri hala gazetecilerdir (Bunz, 2009). Kısacası gerçek gazeteciler tarafından üretilen haberler, yurttaş gazeteciler tarafından sosyal medyaya aktarılmaktadır.

Washington Post’un köşe yazarı John Kelly’ye göre sosyal medya, yalnızca yurttaş gazeteciliğin gelişimi için değil, aynı zamanda ana akım medyanın okuyucularına erişmesi için de son derece önemlidir. Zira, Daily Telegraph gazetesinin web sitesini ziyaret edenlerin %8’i sosyal medyadan gelmektedir. Reuters’dan Jonathan Ford, Reuters gibi büyük ajanlar için sosyal medyanın hesaba katılmasının oldukça zor olduğunu belirtmektedir. Reuters’da da sosyal medya, finansal çevrede gelişti. Obama’nın danışmanı iktisatçı Paul Krugman gibi birçok ekonomist, makalelerini sosyal medyada yayınlamaktadır (Bunz, 2009).

Sosyal medyanın önemli karakterleri yurttaş gazetecilerin etik olarak denetlenememesi oldukça önemli bir sorundur. Bu sorun, belirli bir noktada, bu yazarların/bilgi aktarıcıların gazeteci olarak görülmemesinin bir sebebidir. Ancak yine de sayıları her geçen gün artan yurttaş gazeteciler, yeni medyanın şekillenmesinde önemli rollere sahiptirler.

NOT: Yukarıda anlatılanlar göz önüne alındığında kendim de bir yurttaş gazeteciyim. Bu sorumlulukla, yazılarımda mümkün olduğunca etik değerleri, kişi hak ve özgürlüklerini gözetmeye çalışmaktayım. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, internet doğası gereği özgür bir ortamdır. Yine de sürç-i lisan ettiysek affola…

KAYNAKÇA
Bunz, Mercedes. 2009. “How Social Networking Is Changing Journalism”.  guardian.co.uk.
Harper, Ruth A. 2010. “The Social Media Revolution: Exploring The Impact on Journalism and News Media Organizations”. studentpulse.com.
Dilmen, Necmi Emel. ?. "Yeni Medya Kavramı Çerçevesinde İnternet Günlükleri".