23 Aralık 2011 Cuma

iPhone 4S’i Nereden Almalı?

Sonunda iPhone 4S, Türkiye’de resmi olarak satılmaya başladı. 16 Aralık’ta tüm GSM operatörleri ve Apple’ın Türkiye’deki resmi distribütörü Bilkom, aynı anda iPhone 4S’i Apple meraklılarıyla buluşturdu. Peki iPhone 4S nereden alınmalı? Hangi satıcı daha avantajlı? Tüm soruların cevabı, bu yazının içerisinde…

2011’in son çeyreğinde lansmanı yapılan iPhone 4S, Apple meraklıları için bir hayalkırıklığı yarattı. Çünkü neredeyse tüm dünya, tamamen yenilenmiş bir iPhone 5 bekliyordu. Ancak iPhone 4S iCloud, iOS 5 ve elbette Siri gibi özellikleri ile bu hayalkırıklığını büyük bir heyecana dönüştürdü. Beklentiler, iPhone 4S’in Kasım ayında, Türkiye’de satışına başlanacağı yönündeydi. Ancak, Apple’ın Kasım ayının başında açıkladığı listede Türkiye yoktu.

16 Aralık’a kadarki süreçte Apple hayranları, yurtdışından tedarik edilen, küçük satıcıların e-ticaret sitelerinde sattıkları iPhone 4S’lerle yetinmek zorundaydı. Ancak bu ürünler 1 yıllık uluslararası garanti kapsamındaydı ve bu garanti Türkiye’de geçerli değildi. Bu nedenle, binlerce liranın havaya uçması riski yüksekti. Zira, yurtdışından gelen haberler pek de içaçıcı değildi; iPhone 4S’de batarya problemi gibi birtakım sorunlarla karşılaşılıyordu.

Şimdi hangi satıcının, iPhone 4S’e ne kadar fiyat biçtiğine bakalım…

AVEA

Avea iPhone 4S'i müşterilerine, iki farklı paket ve üç ayrı taksitlendirme seçeneği ile sunuyor. Küçük paketle her yöne 250 dk konuşma süresi, her yöne 250 SMS ve 4 GB’lık internet paketinden yararlanılabiliyor. Büyük pakette ise, her yöne 1000 dk konuşma süresi ve 1000 SMS, ayrıca 4 GB internet yer alıyor. Ayrıca Avea, iPhone kampanyasından yararlanan bireysel müşterilerine yıl sonuna kadar sınırsız WiFi’yı ücretsiz sunuyor.

Avea’nın fiyatlandırması ise şöyle:



BİLKOM

Apple’ın Türkiye’deki tek resmi distribütörü Bilkom, iPhone 4S’in 16 GB’lık modelini müşterilerine, 2.070 TL’den sunuyor. 32 GB kapasiteli iPhone 4S’in fiyatı ise 2.442 TL. En pahalı model olan 64 GB’lık iPhone 4S, 2.812 TL’den satılıyor. Bu fiyatlara KDV dahil. Ayrıca, renk seçenekleri için ekstra ücret alınmıyor.

TURKCELL

Turkcell, müşterilerine iPhone 4S için 6 ayrı paket sunuyor. Turkcell iPhone kampanyasından yararlanan müşteriler, 1 aylık mobiltv’den ücretsiz yararlanabiliyorlar. Turkcell’in müşterilerine bir sürprizi daha var: 3 ay boyunca 50 şarkı ücretsiz! 24 aylık kontratla, iPhone 4S’i Turkcell’liler şu fiyatlarla satın alabiliyorlar:

VODAFONE

Vodafone’lular birbirinden farklı 4 paket seçeneği ile iPhone 4S sahibi olabiliyorlar. Vodafone müşterilerine iPhone 4S kampanyası dahilinde, 30 MB’lık yurtdışı internet paketi, 3 aylık mobiltv ve Red ile kişiye özel hizmetler sunuyor. Vodafone’un iPhone 4S için belirlediği fiyatlar ise şöyle:


Her marka, farklı fiyat ve paketlerle iPhone 4S için avantajlı teklifler sunuyor. Açıkçası, aralarında seçim yapmak oldukça güç… Neyse, yine de karar sizlerin elbette.

NOT: Burada yer alan fiyat ve kampanyalar 23.12.2011 tarihinde ilgili firmaların resmi internet sitelerinde yer alan bilgiler derlenerek hazırlanmıştır. Her firma fiyatlarda ve kampanyalarda değişim yapma hakkını saklı tutar. Detaylı bilgi için markaların internet sitelerini ziyaret edebilirsiniz.

7 Aralık 2011 Çarşamba

GERILLA PAZARLAMA: AZ PARA ÇOK İŞ

TDK’ya göre gerilla, düzenli bir orduya karşı küçük birlikler hâlinde çatışan, hafif silahlarla donatılmış topluluk… O halde gerilla pazarlama da ne? Kim kiminle çatışıyor? Burada elbette silah yok, şiddet yok… Aksine fikir var, yaratıcılık var, çaba var…

Rekabetin olmadığı hiçbir alan yok. Öyle bir alan olsa bile orada para yok… Hal böyle olunca, benzerlerden sıyrılmak, fark yaratmak, için bir şeyler yapmak gerekiyor. Ancak “o bir şeyler” genellikle mass media kullanılarak yapılmaya çalışılıyor. Peki “o kadar para”sı olmayanlar ne yapıyor? Bu yazı, tam olarak bu sorunun yanıtını arıyor…

Birazdan anlatacağım başarı öyküsü beni her zaman etkilemiştir ve açıkçası gerilla pazarlamayı bu öyküden daha iyi açıklayabilen başka bir şey yok! Öykünün baş kahramanı Japon bir tekstil atölyesi. Bu atölye, esnemeyen pamuklu bluzlar ve terletmeyen kaşmir trikolar üretiyor. Takdir edersiniz ki tekstil ya da daha şık deyimiyle moda sektörü rekabetin en “kanlı” olduğu alan. Eğer yeteri kadar paranız yoksa, dünyaya sesinizi duyurmanız neredeyse imkansızdır bu sektörde. Japon üretici bu durumu çok iyi kavrıyor ve yola bu bilinçle çıkıyor. Kamera, birkaç oyuncu ve basit bir algoritma bu mütevazı üreticiyi, bir anda, “patronlar klübü”ne üye yapmayı başarıyor. Şöyle ki, bu üreticinin en büyük iddiası ürettiği ürünlerin “asla” esnemeyeceği ve terletmeyeceği… Bunu en iyi nasıl anlatır? Japon üreticinin sitesine girdiğinizde flash bir video karşılıyor sizi, sürekli olarak artan rakamlar ve “enteresan” figürlerle hareket eden birkaç kişi… Videonun son bulacağını ve sayfanın açılacağını bekliyorsunuz. Ancak o an asla gelmiyor… Bu döngünün “n”i sonsuz çünkü… Onlar sonsuza kadar hareket etmeye devam ediyorlar… Ancak giydikleri kıyafetler ne esniyor ne de terletiyor… Az parayla Japon üreticimiz iddiasını, farklı bir yolla da olsa, kanıtlıyor…




Gerilla pazarlamanın “ne olduğu”nu gösteren bir diğer başarılı örnek yine bir tekstil firmasından: Wonderbra… Bilenleriniz var mı? Beyler? Siz, hanımlar? Wonderbra adından da anlaşılacağı gibi bir iç giyim firması…
Aramızda henüz yeni Wonderbra… Ancak yaptığı pazarlama çalışmalarıyla pazardaki “abi”lerine taş çıkarıyor… Wonderbra’nın lansmanına kadar dedikodu gazatelerine ABD’nin en ünlü department storelarından birine “bir şey” geleceği haberi uçuruluyor. “O gün” gelene kadar kimse “o şey”in ne olduğunu bilmiyor. Gün gelip çatıyor ve çok sayıdaki özel davetlilerin arasına zırhlı araçlar yanaşıyor. Yoğun koruma önlemleri ile bu araçlardan mağazanın içine paketler taşınıyor. Elbette herkes, bu kadar değerli olan “şey”in ne olduğunu merak ediyor. Akabinde Wonderbra’lı mankenler teşrif ediyorlar. O gün mağazaya gelen tüm Wonderbralar satılıyor. Marka bir anda medyanın gündemine oturuyor ve çok kısa sürede sektörün kral tahtına oturuyor.

Elbette başarılı gerilla çalışmaları yukarıda sayılanlardan ibaret değil… Her geçen gün, başka bir pazarlama çalışması ile karşı karşıya kalıyoruz. Hepsi, bir önceki örneğinden daha farklı ve daha şaşırtıcı oluyor. Rekabet kızıştıkça, küçük fakat yaratıcı markalar “farklı” çalışmaları ile karşımıza çıkıyor. Bize de burada yazmak düşüyor…

17 Kasım 2011 Perşembe

YENİ MEDYANIN YENİ YILDIZLARI: JUSTIN BIEBER


Sean Parker, Napster’ı kurarak bir dönemin fitilini ateşledi. Bu dönem “download”ların, “upload”ların havada uçuştuğu; “megabayt”ların, “gigabayt”ların su gibi tüketildiği bir dönemdi. Lars Ulrich’in nafile çabaları bu “düzen”i durdurmaya yetmedi… Albüm satışları gitti, takipçi sayısı geldi. Kısacası, “ünlülerin başarıları”nı değerlendirme ölçütlerimiz değişti…
Facebook sayfasını 40 milyona yakın insan beğeniyor, Twitter’da 14 milyondan fazla takipçisi var, YouTube’da tribute videoları bile en az bir milyon kişi tarafından izleniyor… Evet, Justin Bieber’dan bahsediyorum. Seveni kadar nefret edeni de çok. Ancak Bieber’ı bir proje olarak değerlendirirsek, PR’ını ve pazarlama çalışmalarını son derece başarılı bulduğumu itiraf etmek istiyorum. Amerikalıların ağızlarını şekilden şekile sokarak telafuz ettikleri “Bieber fever” söner mi bilinmez… En azından, yakın gelecek için bu pek mümkün görünmüyor. Peki bu başarının sırrı ne? Nasıl oldu da 17’sine henüz girmiş bir çocuk ABD’den Japonya’ya fersahlar boyu bir hayran kitlesi yaratabildi?
Bilinen hikaye, video paylaşım sitesi Youtube'a koyduğu videoların 2008 yılında Scoot Braun tarafından keşfedilmesiyle Bieber’ın kariyerinin başladığı şeklinde… Ancak, kısa süre önce Bieber’ın bağlı bulunduğu prodüksiyon şirketi, hikayenin böyle olmadığını açıkladı. Justin Bieber, düşündüğümüzden çok daha önce keşfedilmişti. Fakat bu yeni cevherin yeni medyaya, uygun bir şekilde sunulması gerekiyordu. Zira klişe pazarlama yöntemleri, artık, para etmiyordu. Hal böyle olunca, değişen koşullara uygun bir proje yürütülmesi yönünde karar alındı. Bieber projesi başlatılmıştı ve projenin başlangıç noktası YouTube olacaktı.
Küçük bir çocuk, evde çektiği videoları YouTube’daki hesabından yayınlamaya başladı… Birkaç ay içerisinde hatırı sayılır izlenme sayısına ulaşan videoların sahibinin akıbeti merak konusu oldu. Çok geçmeden, Scoot Braun’un bu yetenekli gencin menajerliğine talip olduğu haberleri geldi. Sonrası, hepinizin bildiği hikaye… Kurgu o kadar başarılıydı ki, herkes tüm bu olanları doğal bir süreç olarak karşıladı. Çocuk yetenekliydi… ABD bir fırsatlar ülkesiydi… Bir gecede ünlü olmak alışılmışın dışında değildi. Ancak kurgunun amacı zaten, bu duyguyu yaratabilmekti. Çünkü Bieber’ın “amatör” videolarını izleyen herkes, kendini bu “başarının” bir mimarı olarak görecekti. Şu anda Bieber hayranı tüm genç kızlar, onu kendilerinin keşfettiğini iddia ediyorlar. Bu iddiaların doğruluğunun hiçbir önemi yok. Önemli olan Justin Bieber, bugün milyonları peşinden sürükleyen bir pop yıldızı mı? Sorunun yanıtı sizde…
Yeni medya yeni yıldızlar doğuyor. Alışılmış kalıplar yıkılıyor, başarı ölçütleri değişiyor. Haliyle starların doğuş hikayeleri de farkılılaşmaya başlıyor. Bakalım “şu” yeni medya, daha ne yenilikler doğrucak? Merakla bekliyoruz…
NOT: Justin Bieber’ın doğuş hikayesini, www.facebook.com/sosyalmedyacalismalari adresindeki videodan izleyebilirsiniz.

HAREKETE GEÇİRTEN KAMPANYALAR


Bazı kampanyalar var ki, bizi fazlasıyla “rahatsız” ediyorlar. Bu kampanyaları gördüğümüzde “bir şeyler” yapmadığımız için kendimizi suçlu hissediyoruz. Önyargılarımızın saçmalığını, görmezden gelişlerimizin yanlışlığını adeta gözümüze sokuyorlar onlar… Ne iyi ki, böyle kampanyalar var…
Dün Benetton, inanılmaz güzellikte bir kampanyayı ateşledi. Ateş topu sosyal medyaya o kadar hızlı düştü ki, bu yazıyı yazmayı bir zorunluluk olarak gördüm. Kampanya’nın videosunu Sosyal Medya Çalışmaları’nın Facebook sayfasında paylaştığımda, videoyu izleyen kişi sayısı 305’ti. Aradan yalnızca 24 saat geçti, o videonun şu anki izlenme sayısı 126.220… Sosyal medya, bazı “güzel” işlerin insanlara ulaşmasını dakikalara indirebiliyor. Bu hız, geleneksel medyanın erişebileceği hızın çok üzerinde. Hal böyle olunca, bilgi atom parçaları gibi dağılıyor… Kimileri bunu “ürkütücü” buluyor, bense bunu “inanılmaz” buluyorum…
Product Red
HIV ve AIDS, ne yazık ki günümüzün en büyük sorunlarından birisi… Afrika’da her yıl binlerce insan, HIV virüsünün neden olduğu AIDS yüzünden hayatını kaybediyor. Batı’da da kurbanlarının sayısı bir hayli yüksek AIDS’in. Ancak asıl sorun HIV ve AIDS ile ilgili bilinen yanlışlar ve önyargılar… HIV ile temas eden kişiler, zaman kaybetmeden sağlık birimlerine başvururlarsa, AIDS’e yakalanma risklerini önemli ölçüde azaltıyor, hayat sürelerini ise uzatabiliyorlar. Fakat HIV ve AIDS’e gösterilen toplumsal önyargı, bu insanların toplumdan uzaklaşmalarına, hastalıklarını gizleyip kendilerini ölüme terketmelerine sebep oluyor. 
Product Red, aralarında Starbuks, Apple, Converse, Gap ve Microsoft gibi markaların da yer aldığı pek çok uluslararası firma tarafından desteklenen bir proje. Product Red ile, insanlarda HIV ve AIDS’e karşı bilinç kazandırılmaya çalışılıyor. Ayrıca kurulan vakıfla bu hastalığa yakalananların tedavisi, korunma yöntemlerinin çoğaltılması için gereken mebla da karşılanmaya çalışılıyor. (RED) amblemi taşıyan ürünlerden elde edilen gelir HIV ve AIDS’le mücadele için harcanıyor.
The World of United Colors
Önyargılarımız… Bize en büyük günahları onlar işletiyor, en büyük acılarımızı onlar yüzünden yaşıyoruz… Oysa ki, farklılıklar, ayrılıklar, renkler onlar bizim zenginliklerimiz. İnsanlar, ten renkleri, cinsiyetleri ya da dini inançları ile değil dünyayı yorumlama şekilleri ile birbirlerinden ayrılırlar…
İtalyan moda devi, yıllar önce “The World of United Colors” kampanyası ile, önyargılarımızın ne kadar saçma ve gereksiz olduğunu hatırlatmıştı bizlere. Beyaz bir bebeği emziren siyah bir kadın… O zamana kadar biraraya gelmeleri ne kadar tuhaftı bizler için… Oysa unuttuğumuz, siyah ya da beyaz annenin, kadının, hep aynı olduğuydu. Onların sayesinde bu dünyada vardık ve onlarla bu dünya güzeldi… Rengimiz ne olursa olsun, aynı kalbi taşıyorduk. Aynı yaşıyorduk, aynı hissediyorduk, aynı suçları işliyorduk… Farklı olan görünüşlerimiz değil, fikirlerimizdi o kadar. Şimdi, o kampanyayı düşününce bunları bir kez daha hatırlıyorum.
Global Warming Ready
Küresel ısınma… Hepimiz artık aşinayız değil mi bu kavrama? Peki bu kavramdan ne anlıyoruz? Dünya ısınıyor mu? Yer küre sonuna mı yaklaştı? Tüm o “uzay araştırmaları” insanın yok olmaya sürüklediği dünyadan kaçış çabası mı? Peki, “küresel ısınma”yı önlemek için bizler neler yapıyoruz?
Birkaç yıl evvel, Diesel kendine yakışır bir şekilde farklı bir kampanya ile karşımıza çıktı. Küresel Isınma Hazır (Global Warming Ready) diyordu… Peki insanlık, buna hazır mıydı? İronik bir yaklaşımla, Diesel bize bu soruyu bir sezon boyunca sordurdu (Görünen o ki hala sorduruyor.) Billboardları süsleyen görsellerde Çin Setti kumlara gömülmüş, Mount Rushmore bir plaja dönüşmüştü.
Hala önyargılarımızdan kurtulamadık, yedi milyarlık dünyada kimse kimseye tahammül edemiyor. Tüm bu olumsuzluklar, birilerine ilham verecek, daha da güzel kampanyalar ortaya çıkacak. Sorunlar yok olacak mı? Sizce?
NOT: 16 Kasım 2011’de, Paris’te lansmanı yapılan Benetton’ın “Unhate” kampanyasında Papa ve Kahireli bir imam fotomontajla öpüştürülmüştü. 17 Kasım 2011’de Papa, Benetton’ı kınadığını açıkladı. Bu kampanyanın resimlerine facebook.com/sosyalmedyacalismalari’ndan ulaşabilir ya da unhatefoundation.org adresini ziyaret edebilirsiniz.

KANYON'A RENK GELDİ



Güzelliği, sivri dili ve farklılığıyla her zaman kendinden söz ettirmeyi başaran Ayşe Arman, çalışma ofisini İstanbul’un trend alışveriş merkezi Kanyon’a taşıdı… 16-19 Kasım tarihleri arasında Ayşe Arman’ın hoş sohbetine konuk olabilir, onu daha yakından tanıma fırsatı yakalayabilirsiniz.
Hürriyet Gazetesi’nin uçarı köşeyazarı Ayşe Arman, ilişkiler üzerine yazdığı yazılarla kendine hatırı sayılır bir hayran kitlesi yarattı. Alman bir anne ile Türk bir babanın kızı olan Ayşe Arman’ın Epsilon yayınlarından çıkan iki kitabı var.
Son günlerin trend alışveriş merkezi Kanyon, bugünlerde özel bir konuğu ağırlıyor… Giriş katında, Starbucks ile House Café arasında küçük, renkli mi renkli bir camekan karışılıyor sizi. Biraz yaklaşınca anlıyorsunuz ki bu bir çalışma ofisi… Ama kimin? Radikal yazıdizileri, sivri dili ve güçlü kalemiyle adını sık sık duyduğumuz Ayşe Arman’ın ofisi bu… Önünde bir kalabalık var… Takdir edersiniz ki, kitlenin büyük bir kısmı bayanlardan oluşuyor. Camekanın içinde koyu bir sohbet var, Ayşe Arman konuklarına hararetli bir şeyler anlatıyor. Herkesin bu sohbetten keyif aldığı belli. Siz de bu sohbete katılmak isterseniz, Kanyon’a bir uğrayıp Ayşe Arman’ın bu küçük ofisinin kapısını çalabilirsiniz.
Yazılarını okumaktan keyif aldığımız yazarların, arada bir de olsa, aramıza karışıp bizleri hoş sohbetlerine ortak etmesi sevindirici doğrusu… Ayşe Arman’ı tebrik ediyorum… Bravo!

5 Kasım 2011 Cumartesi

SOSYAL MEDYADA LORDLAR KAMARASI VAR MI?



Geleneksel medya, hep, küçük bir azınlık tarafından yönetildiği için eleştirildi. Kimi zaman geleneksel medyanın, bu küçük azınlığın elinde bir “oyuncak” olduğu dahi iddia edildi. Bunların ne kadarı doğruydu, ne kadarı yanlıştı hala tartışılıyor… Şimdi aynı tartışmalar sosyal medya için de başlatıldı. Peki, sosyal medyanın lordlar kamarası var mı?


Hürriyet Gazetesi yazarı Ertuğtul Özkök, köşesinde Twitter’a verdi veriştirdi. Yazısında Özkök, Twitter’ın, “küçük bir azınlığın domine ettiği” bir sosyal paylaşım alanı olduğunu ve sanıldığı kadar “sosyal” bir mecra olmadığını iddia etti. Bu iddiasının dayanak noktası ise, ABD’li psikolog yazar Daniel Kahneman’ın Twitter hakkında yaptığı araştırmalara yer verdiği kitabı… Kitapta yer alan veriler bir hayli ilginç… Kahneman’ın araştırmasına göre, Twitter’ın iki yüz milyon kayıtlı kullancısı var. Bu kullanıcıların yüz milyonu, Twitter’ı aktif olarak kullanıyor. Twitter’ın “iç”inden elde edilen bilgiye göre ise, aktif kullanıcı sayısı elli milyon… Yani elli milyon kişi, ayda en az bir kez bir “tweet” atıyor. Ancak Twitter’daki içeriğin yarısını yalnızca yirmi bin kişilik, ünlüler, yazarlar, bloggerlar üretiyor. Diğer içerikse, kalan kırk dokuz milyon sekiz yüz seksen bin kişinin ürünü… Hal böyle olunca, acaba sosyal medya da geleneksel medya gibi, küçük bir “elit” sınıf tarafından mı yönlendiriliyor sorusu akla geliyor.
Bu konuya tekrar döneceğimizi belirtip, bir başka habere geçmek istiyorum.
Bu hafta, siyasilerden sosyal medyaya birbiri ardına gelen eleştirilerle geçti. Kimileri, sosyal medyanın “kirliliği”nden yakındı, kimileri ise “kotrolsüz”lüğünden… Sosyal medya, “sıradan insan”a söz hakkı tanıyan bir paylaşım alanı mı yoksa herkesin birbirine kolayca iftira atabileceği bir korku tüneli mi? Bazı siyaset adamlarına göre, sosyal medyada “gereksiz” bir insan kalabalığı var. Bu fazlalık hali, içeriklerin de “kirli,” “abartılı,” “yersiz” olmasına neden oluyor.
Sabah Gazetesi’nde yer alan habere göre, başbakan yardımcısı Bülent Arınç, verdiği bir demeçte sosyal medyadaki kalabalıktan dert yandı. Twitter’da yer aldığını hatırlatan Arınç, sosyal medyanın gücünün farkında olduğunu ve artık onsuz bir dünyanın olamayacağını aktardı. Bülent Arınç, Twitter’da yetmiş bin takipçisi olduğunu, vakit bulduğu zamanlarda kendisinin Twitter üzerinden paylaşımda bulunduğunu ancak bunu, çoğu zaman danışmanlarına bıraktığını ifade etti. Facebook’un ayrı bir dünya olduğunu ve burada yer almadığını söyleyen Arınç’a göre, sosyal medyada bir insan fazlalığı var ve bu fazlalığın “seleksiyon”a uğraması gerekiyor. İyi niyetli paylaşımların, bazılarınca kötüye kullanıldığından ve yapıcı olmayan ağır ve kötü eleştirilerin sosyal medyada kolayca yayılmasından şikayetçi olduğunu ifade eden Arınç, sosyal medyanın “elenmeye” ihtiyacı olduğunu söyledi.
Yazının başına dönecek olursak, Özkök sosyal medyadaki kalabalığın “kuru kalabalık” olduğunu, birkaç kişi dışında içerik üretenin olmadığını iddia ediyordu. Başbakan yardımcısı Arınç ise, hem insan sayısının hem de üretilen içeriğin hacminin “fazla” ve “gereksiz” olduğunu söylüyor. Gerçekten sosyal medyadaki insan sayısı bu kadar fazla mı? Ya da, sosyal medyada var olanlar yalnızca “var olmak” için mi oradalar yoksa bir şeyler üretebiliyorlar mı? Bu tamamen sizin bakış açınıza bağlı…
Her gün milyonlarca video internete yükleniyor. Bu milyonlarca video, milyonlarca insan tarafından paylaşılıyor, beğeniliyor, yorumlanıyor. Her gün Türkiye’de milyonlarca kullanıcı, haberleri internetten okuyor. Bu haberleri paylaşıyor, eleştiriyor, tartışıyor (burada da olduğu gibi). Bundan birkaç yıl evvel, insanların seslerini “bu denli” duyurma şansları yoktu. Ancak şimdi, sosyal medya sayesinde insanlar, her şeyi eleştiriyor, tartışıyor, tartışmaya açıyor… Bu durumun, korkulacak, çekinilecek ya da abartılacak bir yanı yok. Sıradan insan da sesini çıkarabiliyor artık, o kadar…
Sosyal medyada iddia edildiği gibi bir “lordlar kamarası” var mıdır bilinmez. Ancak gerçek şu ki, o “kamara” kurulmadan önce, sıradan insanlar burada bir şeyler üretiyordu… Sosyal medya giderek geleneksel medyaya mı benziyor sorusunu sormak yerine, geleneksel medya sosyal medyaya müdahale mi etmeye çalışıyor sorusunu sormak daha mı sağlıklı olur? Nedersiniz?...
NOT: Bu yazıda yer alan haberlerin detayları için, aşağıda yer alan linklere başvurunuz:

1 Kasım 2011 Salı

GMAIL APP YOLDA

Cnet’in haberine göre teknoloji devi Google, iPhone için bir Gmail App hazırlığında…

Cnet’te yer alan habere göre, TechCrunch’ın köşeyazarı MG Siegler blogunda, Google’ın iPhone için bir Gmail App hazırlığında olduğunu yazdı. Halehazırdaki iPhone kullanıcılarının mobil web uygulaması ile Gmail hesaplarına erişebildiklerini kaydeden Siegler, bu uygulamanın iPhone kullanıcılarının işini kolaylaştıracağını aktardı. Gmail uygulamasının en büyük avantajı elbette “Put Notification”lar olacak, böylelikle kullanıcılar posta kutularına gelen maillerden anında haberdar olabilecekler… Siegler’ın iddiasına göre bu uygulama ile Google+ ile de tam bir senkronizasyon sağlanabilecek… (Haberin detaylarına bu linkten ulaşabilirsiniz: http://news.cnet.com/8301-1023_3-20128329-93/gmail-app-for-ios-getting-closer-report-says/?tag=mncol)
NOT: MG Siegler'ın profiline bu adresten ulaşabilirsiniz: http://www.crunchbase.com/person/mg-siegler

iPhone 4S Kasım’da da Gelmiyor!

Apple’ın bugün yaptığı açıklamaya göre iPhone 4S, 11 Kasım’dan itibaren 15 ülkede daha satışta olacak. 29 ülkede satışta olan iPhone 4S’in Türkiye’ye geliş tarihi ile ilgili hala resmi bir açıklama yok. Ancak, Cnet’in haberine göre Apple, bu yıl sonuna kadar 70 ülkede iPhone 4S satışı gerçekleştirmeyi planlıyor.
4 Ekim’de lansmanı yapılan iPhone 4S, 14 Ekim tarihinden itibaren başta ABD ve Kanada olmak üzere birçok ülkede satılmaya başlanmıştı. Türkiye’de de birçok Apple hayranı tarafından sabırsızlıkla beklenen iPhone 4S’in Kasım sonunda, Türkiye’de satışına başlanacağına dair dedikodular sosyal medyada yayılırken Apple’ın bugünkü açıklamasıyla hayaller suya düştü. Aralarında Yunanistan, Ermenistan ve Bulgaristan gibi sınır komşularımızın da olduğu 15 ülkelik listede ne yazık ki, Türkiye’nin adı yok… Kısacası kaderimiz bir sonraki açıklamaya bağlı. Ancak sevindirici olan, Apple’ın yıl sonuna kadar iPhone 4S’i, 70 ülke pazarına sokacağı öngörüsü… (Haberin ayrıntıları için lütfen linke tıklayın: http://news.cnet.com/8301-13579_3-20128346-37/iphone-4s-hitting-15-more-countries-on-november-11/?tag=mncol)

MEDYAYI DOĞRU OKUYABİLMEK İÇİN: MEDYA OKURYAZARLIĞI

Sosyal medyadaki gelişim ve “kontrol edilemezlik” olgusu, MEB ve RTÜK’ü harekete geçirdi. İlkokul öğrencilerinin, medyayı doğru bir şekilde okumalarını, anlamalarını ve yorumlamalarını amaçlayan Medya Okuryazarlığı dersi, seçmeli olarak okutulacak.
Sosyal medya’da her gün milyonlarca içerik oluşturuluyor. Bu içeriklerin çoğu, tekil kullanıcılar tarafından üretiliyor. Hal böyle olunca, internette bir “bilgi kirliliği” oluşuyor. Bu bilgi kirliliğinin en çok zarar verdiği internet kullanıcıları ise, ne yazık ki, çocuklar… Bu durumda ailelerin, çocuklarını bu “kirli” içeriklerden korumaları için daha dikkatli olmaları gerekiyor.
Çocukların, kurgu ile gerçeği, doğru ile abartılı bilgileri birbirinden ayırt edebilmeleri son derece önemli… Çocuklarda medyayı doğru bir şekilde okuma yeteneğinin kazandırılabilmesi için, öncelikle, onlara sosyal medyanın ne olduğunun, buradaki içeriklerin nasıl üretildiğinin ve bazı bilgilerin doğruluğunun nasıl kontrol edileceğinin öğretilmesi gerekiyor. Kimi zaman aileler, bu yükün altından tek başlarına kalkamıyorlar ve çözümü “zararlı içerikli siteleri” engelleyen yazılımlarda arıyorlar. Ancak unutulmaması gereken husus şu ki, bu yazılımlar da çocuğunuzu internetteki “abartılı” ya da “doğru olmayan” bilgilerden korumak için yeterli değiller.
İnternette, ne yazık ki, iyi niyetli kullanıcılar olduğu gibi “kötü” niyetli kullanıcılar da var. Çocukların bu kullanıcılardan korunabilmesi için onlara, interneti doğru bir şekilde kullanmayı öğretmek gerekiyor. Ancak bu, onları, internetten uzaklaştırmak anlamına gelmemeli. İnternet doğru kullanıldığı takdirde, çocukların kültürel gelişimlerine önemli katkılar sağlıyor. Ayrıca, internette bilgiye ulaşmanın son dere hızlı ve kolay olması, öğrencilere derslerini hazırlarken zaman kazandırıyor.
Çocukları internetten uzaklaştırmak, onları yalnızca yazılımlarla korumaya çalışmak çocuklarınıza faydadan çok zarar getirecektir. Her zaman olduğu gibi en doğru yöntem, çocukların iyi içerikle kötü içeriği birbirinden ayırt edebilecekleri yetiyi onlara kazandırmak olacaktır. Bunun için de, eğitim gereklidir. RTÜK ve MEB’nın bu konu için hazırladığı “Medya Okuryazarlığı” dersi, çocukların sosyal medyayı doğru okumalarında, onlara önemli katkı sağlayacaktır.
NOT: Bu ders ve dersin içeriği hakkında daha fazla bilgi almak için lütfen http://www.medyaokuryazarligi.org.tr/ adresini ziyaret edin. Çocuklarınızı internetten değil, internetteki zararlı içeriklerden korumanız gerektiğini unutmayın!

30 Ekim 2011 Pazar

GELENEKSEL MEDYA İLE SOSYAL MEDYAYI BULUŞTURAN YAPIMLAR

Türk televizyonlarında, sabah kuşaklarına rağmen, güzel yapımlar izleyicileri ile buluşuyor. TV8’de yayınlanan, 5 ayrı güne yayılan Okan Bayülgen’in Kraliyet Ailesi ve yine aynı kanalda yayınlanan, Cengiz Semercioğlu ve Sema Denker’in hazırladığı Böyle Bir Şey Var mı aklıma ilk gelenler… Her iki programın ortak noktası, sosyal medyayı televizyon programının içerisinde çok iyi konumlandırmış olmaları…
Standart “talk-show” yapma konusunda ısrar eden, bir Amerikalılar kaldı bir de Beyaz sanırım… Sosyal medyanın artan gücü, geleneksel medyayı da etkiliyor ve yeni bir medya kültürü ortaya çıkarıyor. Bunun en somut örneği, sosyal medya ile geleneksel medyayı birleştiren programlar. Öyle ki, neredeyse her programda elinde tabletiyle, gelen izleyici yorumlarına göz gezdiren sunucu ile karşılaşmak mümkün. Ancak bazı yapımlar var ki, onlar sadece izleyici yorumlarını takip etmek için değil, program içeriğini oluştururken de sosyal medyadan faydalanıyorlar. Hatta, programda öne çıkan anları kendi açtıkları sosyal medya hesapları ile, program sonrasına da taşıyan yapımlar var ki, onları hayranlıkla izliyorum.
Okan Bayülgen Televizyon Çocuğu’nu yaparken, ben ilkokula henüz başlamış bir çocuktum. Sonra Zaga geldi, ben biraz daha büyüdüm. Ailemin “erken yat” ısrarlarına karşı, gece geç saatlere kadar bekleyip (1 rakamıyla başlayan yaştaki birisi için geç bir saatti) Zaga’yı izlerdim… Ne anlıyorsam? Yıllar geçti, teknoloji gelişti ve hatta televizyon değişti… O zamanki “talk-show” formatında ısrar edenlere karşı Okan, sürekli yenilikler denedi. Tüm “denemeler”inde de muvaffak oldu. Şimdi dönem, sosyal medya dönemi… Gündemi belirleyen konular sosyal medyada doğuyor ve buradan geleneksel medyaya kayıyor, çoğu zaman… İşte bu noktada, sosyal medyayı program formatına “sırıtmayacak” şekilde yerleştirebilen yapımlar gençlerin ilgisini çekebiliyor. O programlardan biri de Okan Bayülgen’in TV8’de yayınlanan Kraliyet Ailesi programları…
Haftanın beş gününe yayılan programlar dizisinde Okan, her programda farklı bir konuyu farklı bir bakış açısı ile ele alıyor. Programlarında geleneksel medyada yer alma şansı olmayan bazı konulara yer veriyor: Öğretmenlerin atan(a)mama sorunu gibi… Ancak benim aklıma gelen örnek, üzücü Van Depremi için hazırlanan özel program oluyor… Program boyunca canlı telefon bağlantılarının yanısıra izleyiciler, Twitter’dan attıkları tweetlerle programa destek oldular. Akabinde günün “hashtag”i “evimevindirvan,” sosyal medyada çokça konuşuldu. Programı izleyemeyenler, programın bazı bölümlerine Okan Bayülgen’in YouTube kanalı kingodiscotv’den ulaşabilirler. (http://www.youtube.com/user/kingodiscotv#p/u/7/ENSEC6AbfB4)
Sosyal medyayı, geleneksel medya ile buluşturan bir diğer başarılı örnek, Cengiz Semercioğlu ve Sema Denker’in birlikte hazırladığı Böyle Bir Şey Var mı… TV8’de haftaiçi her gün 10.45’te yayınlanan programa, izleyiciler tweetleri ile katılıyorlar. Program konuklarına, Twitter üzerinden sorularını yöneltme şansını yakalayan izleyiciler, program hakkındaki eleştiri ve beğenilerini de yine Twitter üzerinden dile getirebiliyorlar…
Sosyal medya ile birlikte geleneksel medya da değişiyor. Program formatları, gençlerin dikkatlerini çekebilmek için sosyal medya ile “uygun” hale getiriliyor. Zira herkes sosyal medyada iken, aksi yönde hareket edenlerin yayın ömürleri kısa oluyor.
NOT: Böyle Bir Şey Var mı’nın eski bölümlerine TV8’in internet sayfasından ulaşmak isteyenler için: http://www.tv8.com.tr/v-4951-112-boyle-bir-sey-var-mi--carsamba ya da Cengiz Semercioğlu’nu Twitter’dan takip etmek isteyenler için: http://twitter.com/#!/cengizsemercio

CANLI TELEFON BAĞLANTISINDAN MENTIONED TWEETE

90’larda Türk televizyonlarındaki en büyük yenilik, izleyicilerin programa canlı telefon bağlantısı ile katılmasıydı. Bazen, telefondaki kişinin “dikkatsiz” konuşmaları, program sunucularını zora sokar ve hatta, programların süreli ya da süresiz yayından kaldırılmalarına sebep olurdu. Neyse ki artık mentioned tweetler[1] var…
Sabah kuşaklarını hatırlarsınız… Hani “istek parça”larını, programa fakslardı izleyiciler. Sunucunun önünde tepeleme kağıt birikir ve yayının içeriği bu istekleri okumak ve yerine getirmekten öteye gidemezdi. Arada bir ünlü bir konuk gelir, imece usulü, faks kağıtlarındaki, bazen garipleşebilen izleyici istekleri karşılanmaya çalışılırdı. Hala şunu çok merak ederim: Hayatım boyunca evimde bir faks makinesi olmadı… Keza, yakın çevremde evinde faks makinesi bulunduran kimse de yok… O insanlar ne yapıyorlardı? Sanırım herkesin bir istek-şarkı-fakslayıcısı vardı, rica-hatır-usulü çalışan…
Sonra faksın modası geçti, olur olmaz programlarda “canlı telefon bağlantısı” kurulmaya başlandı. Spor yorum programlarından sabah revanilerine kadar geniş bir skalaydı bu. Format değişse de mantık aynıydı: Gelen konuklardan “bir kuple de olsa” istek parça… Ne çok meraklısıymışız! Bazen de izleyiciler yayına bağlanır, programın sunucusuna ya da gelen konuklara verir veriştirirdi. Bu kişiler bazen hattan ayrılmayı kendileri tercih eder, bazı ısrarlı “eleştirmenler” ise “kısa bir reklam arası” ile susturulurlardı. Böylesine kaotik bir ortamda program hazırlamak ve sunmak, sanırım, çok meşakatli idi. Bazen öyle olaylar yaşanırdı ki, programın bir hafta sonraki yayın saatinde “su altı belgeseli” seyrederdiniz. Neyse ki, teknoloji ilerledi de bu sorunlar halloldu.
Bir dönem canlı telefon gafları ile geçti… Çok çekti program sunucuları, yapımcıları. Sonra bir kuş geldi, uzak diyarlardan. Tüm dertler biti gitti… Tüy gibi hafifledik. Twitter, sosyal medyayı alt üst etmekle kalmadı, yayıncılık kültürünü de değiştirdi. Bir dönemin canlı telefon bağlantılarının yerini, anlık mentioned tweetler aldı. İzleyiciler, programda “kendine söz hakkı doğan” ünlüler isteklerini, eleştirilerini tweetler halinde yağdırmaya başladılar. Program sunucuları ellerinde bir tablet ya da önlerinde bir laptopla, program sunar oldular. Programların içerikleri dahi, ardı arkası kesilmeyen tweetlerle belirlenmeye başladı. Konuklara yöneltilecek soruları, programı izleyenler belirler oldu. Konukların giydikleri kazağın renginden, kahkahalarına kadar her şey tweetlerle eleştirildi ya da beğenildi. Program sunucuları da rahat etti tabi… Her an, telefondaki izleyici “acaba şimdi küfürler mi savuracak” korkusu olmadan program yapılır oldu Türk televizyonlarında… Sonuç olarak, önünüzdeki ekrana düşenlerden hangisini okuyacağınız size kalmış… Sürpriz yok, programlara “ara vermeler” yok…
Yakında Twitter’dan, hangi ünlünün programı terkedeceği kararı verilmeye başlanır mı bilinmez… Gerçek şu ki sosyal medya, geleneksel medya kültürünü de değiştiriyor.
NOT: Mention ve HashTag kavramları sıkça karıştırılır. HashTag (#) konu belirlemek için kullanılır, mention(@) ise, kullanıcı belirlemek içindir.



[1] Mentioned tweet: Twitter kullanıcılarının, başka bir kullanıcıya kolayca tweet atmalarını sağlayan tweetlere verilen isim. Mention yapmak için, tweetinizi iletmek istediğiniz kullanıcının username’inin başına “@” yerleştirmeniz yeterlidir.

29 Ekim 2011 Cumartesi

TÜRKİYE’DE SOSYAL MEDYA ADINA İLKLER: SUPERYILDIZ.COM

Türkiye, ilk kez bir yeniliği dünya ile aynı anda kullanıyor: Sosyal medyayı… Hatta bazı yenilikleri kendi üretiyor sosyal medyada… Bunlardan birisi de %100 Türk dimağı ürünü, superyildiz.com… Türkiye’nin ilk sosyal yetenek paylaşım sitesi superyildiz.com’un arkasındaki adam, Volkan Argın’la röpartajımın ayrıntıları bu yazıda…
Argın’la, Taksim’de bir kafede karşılıklı oturuyoruz. Heyecanı yüzünden okunuyor. Kafamda hazırladığım bazı sorular var elbette. Ancak konuşmanın akışı, bu soruları farklı bir yönde şekillendiriyor. Öncelikle, bu fikrin Argın’ın kafasında nasıl oluştuğunu sorarak başlıyorum… Geçmişte kendisi de sporla ilgilenmiş biri olarak, bu soruyu şöyle yanıtlıyor: “Türkiye’de genç yeteneklerin sayısı oldukça yüksek. Ancak, bazılarının, imkanlar el vermediği için farkedilme şansları olmuyor ne yazık ki. superyildiz.com, bu noktada gençlere, yeteneklerini ilgilendikleri branşlardaki profesyonellere gösterme fırsatı tanıyor.” Fikir oldukça yaratıcı… Kendi imkanları ile, yeteneklerini göstermeye çalışan gençlere, bunu daha kolay yapabilmeleri için bir platform sağlanıyor superyildiz.com’da. Argın, sitenin yapısı ile ilgili daha fazla bilgi veriyor: Sitenin işleyişi son derece kolay ve anlaşılır… Bir yanda her branştan profesyoneller, yetenek avcıları, var. Diğer yanda ise keşfedilmeyi bekleyen genç yetenekler. Siteye üye olan kullanıcılar, siteye yeteneklerini gösterecek videolar ekliyorlar. Bu sayede, “yetenek avcıları”nın dikkatlerini üzerlerine çekme fırsatı yakalıyor gençler...
superyildiz.com profesyoneller için de, son derece kullanışlı bir site… Merak ettiği yeteneğin maçlarını izlemek için, farklı şehirlere hatta farklı ülkelere gitmek zorunda kalıyor yetenek avcıları… superyildiz.com, bu işi profesyoneller için son derece kolay, kullanışlı ve ekonomik hale getiriyor.
superyildiz.com, çok genç bir sosyal paylaşım sitesi olmasına rağmen önemli bir yükseliş yakaladı. Gençlere “hayallerine ulaşma” fırsatı tanıyan sitenin üye sayısı, her geçen gün artıyor. superyildiz.com’a üye olmak son derece kolay ve ücretsiz. Siz de yeteneğinizi göstermek ve yıldızlara ulaşmak istiyorsanız superyildiz.com’a üye olun.


NOT: Yazımda yer alan siteyi merak eden gençler ve profesyoneller, siteye şu linkten ulaşabilirler: http://www.superyildiz.com/ Ayrıca sitenin Facebook sayfasını da inceleyebilirsiniz: https://www.facebook.com/superyildizcom

28 Ekim 2011 Cuma

SOSYAL MEDYA’DA DİJİTAL DERGİ DÖNEMİ: ÇAPAMAG


Sosyal medya, tüm alışkanlıklarımızı değiştirmeye başladı, okuma alışkanlıklarımızı bile… Her şey dijitalleşirken, basın-yayın da buna ayak uydurdu ve o da dijitalleşti. Türkiye’nin en yüksek tirajlı haber/yorum dergisi Aksiyon’un 42.000 okuyucusu var… Çapamarka’nın çıkarttığı dijital dergi Çapamag’in ise, yalnızca Twitter’daki takipçi sayısı 50.000’nin üzerinde…
Bilgiye ulaşmak için çok fazla zaman, para, emek harcama dönemi artık kapandı. Doğru ve güvenilir bilgilere ulaşmak için ihtiyacınız olan tek şey internet bağlantısı… Ansiklopediden Vikipedi’ye geçtiğimiz şu günlerde, magazin/lifestyle dergileri de artık internet üzerinden yayınlanır oldu. Hatta bazı dergiler hiç basılmıyor, sadece dijital formatlarla erişilebilir halde: Çapamag gibi…
Eğlence sektörünün önde gelen markalarından Çapamarka, yenilikleri sadece bu sektöre değil, sosyal medyaya da taşıyor. Çapamarka’nın, kendi deyimleri ile “kafasına gören çıkan şizofrenik” dijital dergisi Çapamag, okuma alışkanlığımızı farklı bir boyuta taşıyor. Astrolojiden yemek tariflerine kadar geniş bir skalada okuyucuya, ilgi çekici bilgiler sunuluyor Çapamag'de. İzzet Çapa’nın, kendi röportajlarının da yayınlandığı dergide, gündelik yaşama dair ne varsa, eğlenceli ve esprili bir dille aktarılıyor. Magazine farklı bir boyut getiren Çapamag’in, ilerleyen günlerdeki akıbetini merakla bekliyorum…
Gün içerisinde elimizi neye atıyorsak artık bir de dijitali var… Webtvler, haber siteleri derken şimdi de dergiler dijitalleşiyor. Geleneksel medya ortadan kalkacak demek, şu an için komplo teorisinden ileriye gidemez. Ancak bu gelişmeler de gösteriyor ki, sosyal medya, geleneksel medyanın etki alanını giderek daraltıyor.
NOT: Yazıda bahsi geçen Çapamag’i merak eden okuyucular dergiye, http://www.capamag.com/ adresinden ulaşabilirler. Dergiyi an be an takip etmek istiyorsanız: http://twitter.com/#!/CAPAMAG

BİR PAZARLAMA FENOMENİ: HEINEKEN

Amsterdam’a gitmek için neden çok… Rahatlıkla söyleyebilirim ki, o nedenlerden biri de Heineken
Özgürlüğün ne demek olduğunu Hollanda’da anlıyorsunuz. Kelimenin tam anlamıyla özgürsünüz Amsterdam’da… Halbuki, İstanbul’da yürürken bile kendinize bir çeki düzen vermek istiyorsunuz, bir tanıdık çıkar da rezil olurum diye… İşte böylesine “özgür” bir ortamda, doğal olarak, yaratıcı fikirler de peşi sıra geliyor… Sadık tüketicisi olduğum birkaç markadan biri Heineken, bunun nedeni sadece kaliteli bir ürün olması değil elbette… Heineken, çoğu zaman benzersiz deneyimler yaşatıyor tüketicilerine. Biz sosyal medya meraklılarına da araştıracak, konuşacak, yazacak ve paylaşacak bolca malzeme üretiyor Hollandalı marka.
Amsterdam’a indiğimizde, görmek için sabırsızlandığımız mekanlardan biri, Heineken’ın artık müze olarak kullandığı tarihi fabrikasıydı.
Amsterdam’daki ikinci günümüzde müzeyi ziyaret ettik ve unutulmaz anlar yaşadık… Heineken’ın kurulduğu günden bu yana kullandığı şişelerden, bardak altlıklarına kadar envai çeşit materyale rastlamak mümkündü. Müzenin sergi kısmını geçtikten sonra Heineken Experience başlıyor. Size, Heineken’ın bütün yapım aşamaları (bitkilerin toplanmasından şişe kapağının takılmasına kadar) tek tek anlatılıyor.
Turu daha da keyifli hale getiren ise, bu aşamalara katılabiliyor olmak… Elinize büyükçe bir kepçe veriliyor ve başlıyorsunuz karıştırmaya… Sonra bir Heineken fıçısının içinde buluyorsunuz kendinizi… Benim en çok ilgimi çeken iki yer: Heineken’ın yayınlanmış tüm spotlarının gösterildiği oda ve Şampiyonlar Ligi için hazırlanmış sergiydi (Messi’nin imzalı forması, efsane hakem Piere Luici Collina’nın Şampiyonlar Ligi maçlarını yönetirken giydiği forma v.s.) Ve sonunda tabi ki efsane lezzet, hoşça sohbetler… Müze’den, üzerinde adınız yazan Heineken şişesiyle çıktığınızda “Heineken’ı seviyorum.” diyorsunuz… Müze’yi bile bir pazarlamaya dönüştürebiliyor Heineken ve bunu yaparken de sizi eğlendiriyor.
Heineken’ı bir pazarlama fenomeni haline getiren yalnızca yukarıda anlattıklarım değil elbette… Heineken, dijital ile gerçeği başarı ile biraraya getirebilen sayılı markalardan… Bunu o kadar iyi yapıyor ki, yaptığı işler aylar sonra bile (şu anda olduğu gibi) konuşulabiliyor. Şimdi anlatacaklarım, Heineken’ı bir kez daha sevmemi sağlayan bir pazarlama olayı… Yer İtalya… Herkesin sabırsızlıkla beklediği bir karşılaşma var: Milan-Real Madrid Şampiyonlar Ligi Finali… Ne olursa böyle bir maçı izlemekten vazgeçerdiniz? Sevgiliniz sizi bir konsere davet etse? Patronunuz rica etse? En önemli dersinizin hocası, bunu zorunlu tutsa? Böyle bir maçı, klasik müzik dinletisine tercih eder miydiniz? Onlar ettiler ve hayatları boyunca unutamayacakları bir deneyim yaşadılar… (Bu deneyimin ne olduğunu merak ediyorsanız: https://www.facebook.com/sosyalmedyacalismalari)
Heineken bize pazarlama adına “nelerin” yapılması gerektiğini öğretiyor. Sosyal medyayı, nasıl ve ne şekilde kullanmamız gerektiğine dair bizlere yol gösteriyor… Bu nedenle karşımıza bir pazarlama fenomeni olarak çıkıyor.
NOT: Yukarıda anlatılan Heineken Experience’ı daha yakından incelemek isteyenler heinekenexperience.com’u ziyaret edebilirler.

DİJİTALİ GERÇEK HAYATA UYGULAYAN ÇALIŞMALAR

Gerçekleri, dijitalleştirme dönemini çok geride bıraktık. Gerçek hayatta ne yapıyorsak, aynılarını dijitalde de yapabiliyoruz. Şimdi trend, dijitali gerçeğe uygulamak! Yaratıcılıkları ile bizleri şaşırtan markalar, dijitaldeki sosyal platformları gerçeğe uyguladılar. Son derece başarılı da oldular… İşte onlardan birkaçı…
Diesel Facepark
Kendine has duruşu ve çizgisiyle moda dünyasına getirdiği yeniliklerin yanı sıra, pazarlama dünyasında da yarattıkları ile adını pazarlamacıların kalbine altın harflerle kazıyan Diesel, kendine yakışanı yaptı ve Facebook’u dijital formatından çıkartıp anolağa dönüştürdü.
Almanya’da düzenlenen Facepark’a dünyanın farklı yerlerinden, her yaşta, yüzlerce eğlence tutkunu katıldı. Katılımcılar, üstlerine geçirdikleri karton platformların (Wall) üzerlerine tıpkı Facebook profillerindeki gibi, kişisel bilgilerini, beğenilerini yazdılar. Plastikten ellerle birbirlerini “dürt”tüler (Poke), ya da birbirlerini, beğendikleri şeyleri ellerindeki “like” stickerları ile etiketlediler, yani “like” yaptılar! Çeşitli etkiliklerin (Event) yapıldığı anolog Facebook’ta insanlar, gönüllerince eğlendiler dans ettiler. Şimdi olduğu gibi, bu olay medyada büyük ilgi gördü. Bloglarda (burada da olduğu gibi,) sosyal paylaşım sitelerinde, haber sitelerinde ve geleneksel medyada uzun süre konuşuldu. Diesel, “farklı” olduğunu bir kez daha takipçilerine (Follower) ıspatlamış oldu!
Coca Cola Summer Love
Coca Cola, İsrail’de gerçekleştirdiği gençlik festivalinde bir ilki denedi ve biz yazarların takdirini topladı. Tüm dünyada ve Türkiye’de yürüttüğü yaratıcı pazarlama kampanyaları ile marka kalitesini uzun yıllar önce kanıtlamış olan Coca Cola, hiçbir zaman durmuyor ve bizleri, şaşırtmaya devam ediyor. Coca Cola, Facepark örneğinden biraz daha farklı. Geliştirilen özel bir yazılım sayesinde, katılımcılar bilekliklerine Facebook hesaplarını tanımladılar ve kamp boyunca yaptıkları her şeyi, yaşandığı anda Facebook profillerinde paylaşabilme deneyimini yaşadılar. Beğendikleri eventleri, yemekleri, tabi bir Coca Cola’yı bol bol “like”ladılar.(Coca Cola’nın bu etkinliği hakkında daha fazla bilgiye şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.bigumigu.com/haber/2011/08/03/coca-cola-dan-yuz-tanima-ile-sosyal-medya-etkilesimi)

EFES One Love Fest
Dijitali sosyale taşıyan bir örnek de Türkiye’den… Geçtiğimiz yaz gerçekleşen One Love Festivali’nde de yukarıdaki örneğe benzer bir uygulama ile katılımcılar festivalle ilgili olup bitenleri Facebook profillerinde, eşzamanlı olarak paylaştılar. Böylece “One Love”cular, festivale katılamayan arkadaşlarından kopmadılar…
Ancak, festivale katılan bir arkadaşım bu uygulamaya bir eleştiri getirdi. Onu da, burada paylaşmak istedim. Şöyle ki, “like” yapmanızı sağlayan pilonlar festival alanına doğru bir şekilde yerleştirilememişti. Beğendiğiniz bir şeyi, langırtı mesela, “like”lamak için fastival alanını terkedip, langırt masalarının olduğu alana gitmeniz gerekiyordu. Bu da, güzel müziği bırakmayan katılımcıları zor duruma sokuyordu. Umarım, önümüzdeki yıl organizasyon firması bu sorunu halleder, ben de One Love Fest’den kendi izlenimlerimi sizlerle paylaşabilirim…
Tüm bu etkinlikler gösteriyor ki, sosyal medya ve sosyal paylaşım kültürü dijital sınırlarını aşmaya başladı. Gerçek yaşantımız dijitalleşirken, dijital yaşantımız anologlaşıyor…
NOT: Bu yazımda bahsettiğim etkinliklerin videolarına, facebook.com/sosyalmedyacalismalari sayfasından ulaşabilirsiniz.