pazarlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pazarlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2012 Cuma

DARK MARKETING 2.0: Bİ’ BÜYÜK FEST


İki ay gecikmeli olarak Bi’ Büyük Fest ile ilgili izlenimlerimi kaleme alabiliyorum. Bu aralar SMÇ’na pek zaman ayıramıyorum, farkındayım…

Dark marketing’in ne olduğu ile ilgili daha önce bir yazı yazmıştım. Blog’u takip edenler bu yazıyı hatırlayacaklardır. Camel’ın Urban Wave ile uzun yıllardır yaptığı dark marketing ülkemizde de eski sayılabilecek bir geçmişe sahip. Mey İçki, gazino kültürünü sahiplenerek üç yıldır Bi’ Büyük Fest adında açık hava gazinosu festivali düzenliyor. Katılımcıların oldukça keyif aldıkları bu etkinlik hem güzel bir kültürü devam ettirmeye, hem de Yeni Rakı markasının marka imajına önemli katkılar sağlıyor.

Kısa bir girişten sonra festivalle ilgili izlenimlerime geçeyim. Dürüst olmak gerekirse yüzlerce kişiye aynı anda ve sorunsuz bir servisin nasıl verileceği ile ilgili tereddütlerim vardı. Ancak bu tereddütlerimin ne kadar yersiz olduğunu daha ilk girişte anladım. Zira, sizi masaya yönlendiren yetkililerden tutun da garsonlara kadar herkes çok ilgili ve belli ki işin ehliydiler. Ayrıca Mey, servis ve menü konusunda arkasına iyi bir destek almış: Hilton. Hem menünün, hem yemeklerin, hem de servisin kalitesi oldukça yüksekti. Sahne alan sanatçıların kalitesini tartışmaya bile gerek yok. Uzun yıllardır ilk defa Türkçe bir albümü baştan sona dinledim; Göksel’in son albümü. Emel Sayın’ın hanımefendiliği, sahne performansı ve sesinin billurluğuna diyecek söz bile bulamıyorum.

Festivalle ilgili belirtebileceğim tek sorun, Emel Sayın’ın sesine doyamamış olmamızdı. Bu da bir latife elbette…

Katılımcıların ne kadarı bunun bir dark marketing etkinliği olduğunun farkındaydı bilmiyorum ancak emin olduğum bir şey var ki, gecenin sonunda etkinlik alanından herkes mutlu ayrıldı.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

KIRMIZI OKYANUSTAN MAVİ OKYANUSA: SHOPPER MARKETING


Pazarlama sürekli genişleyen, gelişen ve ilerleyen bir alan. Birkaç yıl önce literatürde olmayan birçok pazarlama yöntemi, bugün pazarlama profesyonellerinin yapılacaklar listesinin başında geliyor. Sektördeki her yenilik başta kafalarda soru işaretleri yaratsa da, birkaç “cesur” pazarlamacıyı daha sonra yüzlercesi takip ediyor. Shopper marketing, dünyada yirmi yıla yakın bir geçmişe sahip olmasına rağmen, Türkiye için yeni bir kavram. Hal böyle olunca, Türk pazarlamacılar bu yönteme biraz temkinli yaklaşıyorlar. Peki, shopper marketing tam olarak nedir? Doğru shopper marketing projesi yürütmek için ne yapmak gerekir?

Shopper marketing’i anlamak için bazı kavramların üzerinden geçmekte fayda var. Öncelikle shopper (alışverişçi,) buyer (satın alan) ve consumer (tüketici) kavramlarını birbirinden ayırmak gerekiyor. Bu üç kavramı bir örnekle açıklayacak olursak, bebek bezini perakendecide inceleyen, fiyatları karşılaştıran ve karar veren anne shopper, kasada bebek bezini satın alan baba buyer, bebek bezini kullanan bebek ise consumer’dır. Birçok reklam kampanyası, bu üç farklı tipi göz ardı eder ve doğrudan tüketiciye seslenmeye çalışır. Oysa shopper marketing satın alma sürecindeki en önemli oyuncuya, shopper’a, seslenir. Zira shopper, perakendecide onlarca marka, ambalaj ve fiyat arasından seçim yapan kişidir. Küresel Perakende Pazarlama Derneği’nin araştırmaları da bu önemi destekliyor. Çünkü bu araştırmalara göre satın alma kararlarının %70’i satış noktasında veriliyor.

Kaynak/Source: POPAI
Satın alma kararı uzun bir yolculuğun en son noktası. Bu noktaya gelene kadar shopper, birçok farklı uyarana maruz kalıyor. Televizyonda gördüğü reklamdan, cep telefonuna gelen mesaja kadar her şey shopper’ın algısını etkiliyor. Ancak, eğer shopper’ın zihninde marka algısı tam olarak yerleşmemişse ya da satın alacağı ürünle ilgili güdüler markadan bağımsızsa işler değişiyor. Satış noktasına kadar yapılan birçok şey çöpe gidiyor. Bunun nedeni aslında çok basit, insan beyni bazı şeyleri saklarken çoğu şeyi siliyor. Shopper marketing’i önemli kılan aslında, shopper’ın mağazaya satın alma güdüsü ile gelmesi. Yani, zaten satın alma sürecinin önemli bir kısmını tamamlamış olan shopper’ı en savunmasız anında yakalıyorsunuz. Hepimiz bir mağazaya “bir şeyler” bakmak için girip, elimizde poşetlerle mağazadan çıkmışızdır; ya satıcı çok iyidir ya da bizi cezbeden başka şeyler vardır. Ancak shopper’ın algısını manipüle edecek bir satıcının olmadığı perakendecilerde durum biraz daha farklı. Perakendecide shopper’ın kararını etkileyen başat etmenler, takdir edersiniz ki, fiyat ve promosyon. Biz buna kırmızı okyanus diyoruz. Hiçbir pazarlamacı, diğer markalarla fiyat üzerinden rekabete girmek istemez. Bu zaten sakıncalı bir stratejidir. Promosyonda da durum farksız değildir. İşte bu noktada shopper’ın algısını fiyat ve promosyondan farklı bir yöne çekebilmek hayati önem taşıyor. Bunu yapabilmek de doğru shopper marketing stratejilerinden geçiyor.

Kaynak/Source: imediaconnection.com
Doğru shopper marketing stratejisi oluşturmak, doğru içgörüyü yakalamak için uygun araştırma yöntemlerinden faydalanmakla başlıyor. Shopper merkezli araştırmalar bu noktada son derece faydalılar. Elbette, marka ve ürün özelinde araştırma yapmak gerekiyor. Araştırmalardan elde ettiğiniz veriler sizin için bir rehber. İnsanların sepetlerine neyi, neden attığını ya da atmadığını anlamak sorunun önemli bir kısmını çözmek anlamına geliyor. Daha sonra engelleri ve fırsatları belirlemeniz gerekiyor. Engelleri ve fırsatları marka, perakendeci ve shopper özelinde analiz etmek çok önemli. Marka geçmişini, değerlerini bilmek markaya uygun yaklaşımlar geliştirmeniz için size yol gösteriyor. Perakendeci yapısı, perakendecinin müşteri kitlesi gibi etmenler bazen bir engelken, bazı durumlarda bir fırsat olabiliyor. Shopper’ı anlamak ise araştırma verilerini doğru analiz etmekten ve her durumda shopper’ı gözlemlemekten geçiyor. Tespit ettiğiniz engelleri aşacak ve fırsatları doğru değerlendirmenizi sağlayacak kreatiflerin yaratılması da elbette doğru brief’le ilgili. Brief’in alınması ve yaratıcı ekiple paylaşılması sırasında müşteri ve ajansın birlikte hareket etmesi gerekiyor. Yaratıcı çalışmalar hazırlanırken yaratıcı ekip marka, perakendeci ve shopper hakkında bilgilendirilmeli. Oluşturulan strateji yaratıcı ekibe doğru bir şekilde aktarılmalı. Bu nokta aslında çok önemli; birçok üretici hazırladığı çalışmaları kabul etmeyen perakendecilerden şikayet eder. Bunun nedeni “kaprisli” satın almacılar değil, perakendecinin yapısını özümsemeyen işlerdir. Yaratıcılıkla uygulanabilirlik arasındaki dengeyi kurabilmek perakendecileri doğru tanımakla alakalı. Her perakendeci, her yapılan işi kabul etmeyebilir! Son ve belki de en önemli nokta, geriye dönüp yaptığınız işleri objektif bir gözle değerlendirmektir.

Shopper marketing, markaları fiyat ve promosyon savaşlarına gömülü kırmızı okyanustan, müşteri memnuniyetinin ve karşılıklı kazancın olduğu mavi okyanusa götüren bir gemidir. Bu geminin doğru sularda ilerlemesi, doğru rotaya bağlıdır.

25 Haziran 2012 Pazartesi

“KAZAN-KAZAN”CI PAZARLAMA YAKLAŞIMLARI: KATEGORİ KAPTANLIĞI

Sepet hacmi… Kategori getirisi… Planogram v.s. Perakende sektörünün içinde olan üç aşağı beş yukarı herkesin aşina olduğu terimler… Peki tüm bu terimler biraraya geldiğinde ortaya ne çıkar? Kategori kaptanlığı? Evet!

FMCG sektöründe değilim. Ancak yaptığım işten ötürü perakendeyi çok iyi tanımak zorundayım. Hal böyle olunca, perakende kanalındaki tüm yenilikleri takip etmeye ve geçmişte yapılan işleri incelemeye çalışıyorum. Kategori kaptanlığı ilginç bir yöntem. Şöyle ki, ABD’de uzun yıllardır yapılıyor, ülkemizde ise örnekleri olmakla beraber aslında tam anlamıyla kat-kap projeleri çok yeni. Bunun belki de en büyük nedeni perakendeci yapılarının ülkemizde çeşitlilik göstermesi. Bazı perakendeciler, in-store’da yenilikleri daha kolay absorbe edebilirken, diğerleri bu hıza ayak uyduramayabiliyor. Öte yandan, haklı olarak tüm perakendeciler kendi marka kimliklerinden ve prensiplerinden ödün vermek istemiyorlar. Peki, kat-kap iyi yönetilirse bu sorunlar aşılır mı? Elbette.

Kategori kaptanlığı, perakende mağazalarında, ürün kategorisini “alışverişçi” odaklı bir şekilde yeniden düzenlemektir. Kategori kaptanlığında, kaptanlık yapılan kategori için seçilen hedefleri yerine getirmek esastır. Kategori kaptanı ise kategorinin yönetiminde perakedecilere destek olarak, tüm kategorinin karlılığını ya da cirosunu maksimize etmeyi hedefleyen üreticidir. Kategori kaptanlığı, kategori yönetimi ile benzer olsa da aslında farklıdır. Kategori yönetimi, perakende mağazalarında ürün kategorisini bir iş ünitesi gibi kullanarak yönetmektir. Kategori yönetimi, perakendecilerin dikkatini markadan, kategori düzeyinde amaçlara yöneltir. Yani kategori yönetimi, perakendeci tarafını ilgilendiren bir konudur.

Kategori kaptanlığı, herkesin kazanabileceği bir yöntemdir. Kat-kap ile hem perakendeci, hem üretici/distributör , hem tüketici hem de rakipler kazanabilir. Yeter ki, kategori uygun şekilde yönetilsin! Uygun yönetilmekten kasıt aslında çok basit bir matematik hesabı. Örnekle açıklamak gerekirse; A markası kategoride, pazarın %70’ini elinde bulunduruyor, rakip B’nin ise pazar payı %20, %10’luk diğer pay ise küçük oyuncular arasında paylaşılıyor. Kategorinin X perakende mağazasındaki yıllık toplam getirisi 100 br, (ya da sepet hacmi 0,5 br.) Burada şu detayları belirtmekte fayda var: Kategori kaptanlığının en önemli kurallarından birisi kategoriyi pazar paylarına göre düzenlemektir. Bu durumda daha çok tüketicisi olan ürünler, raf önünde daha çok sergileneceği için kategorinin getirisi artacaktır. Ayrıca in-store’da tüm kategoriyi öne çıkaracak işler yaptığınız için kategorinin sirkülasyonu katlanacaktır. Örneğe dönecek olursak, kat-kap sonucunda  kategorinin getirisinin 200 br’me yükseldiğini varsayalım. Bu durumda pazar liderinin geliri 70’den 140’a çıkarken, rakibinki 20’den 40’a yükselecektir. Yani win-win… Ayrıca, perakendeci sepet hacmini atırarak değer elde edecektir.

Kategori kaptanlığının belli başlı kuralları var. Aslında bunlar, birçok pazarlamacının bir şekilde bildiği ama tam olarak nerede kullanılacağını kestiremediği kurallar. Şimdi bunları kısaca açıklamaya çalışacağım;

Sekiz Adım Kuralı (The Classic Eight Steps)

Sekiz adım kuralı, kategori kaptanlığının guidline’ı gibi düşünülebilir. Çünkü sekiz adım kuralı, kat-kap yapacaklar için takip edilmesi gereken adımları anlatır. İlk adım kategoriyi tanımlamaktır. Kategoriyi tanımlarken kategori içerisinde yer alan tüm ürünleri alt kategorilere,  segmentlere ayırmak önemlidir. İkinci adım ise tüketiciyi, üreticiyi, dağıtımcıyı, perakendeciyi düşünerek hazırlanmış bir analize dayanarak bir hedef belirlemektir. Üçüncü adımda kategorinin halihazırdaki performansı belirlenir. Bu noktada kalitatif ve kantitatif araştırmalar yapmak hayati önem taşır. Dördüncü adım ise rakamsal hedeflerin yazıldığı ve bir check-list gibi sürekli kontrol edilmesi gereken bir skor kartı hazırlamaktır. Beşinci adımda kategori kaptanlığı esnasında yürütülecek strateji belirlenir. Altıncı adımda ise taktikler kurgulanır. Yedinci adım, işlerin örnek mağazaya uygulanmasıdır. Sekizinci adım ise tüm yapılanların tekrar gözden geçirilmesidir.

NADIAS Kuralı

Büyük üreticilerden birinin CEO’su şöyle bir söz sarfetmişti: “Biz ürün değil, ihtiyaç üretiriz.” İktisat kökenli biri olarak diyebilirim ki, evet, zor olan ihtiyaçları gidermek değil yeni ihtiyaçlar üretebilmektir. O yüzden kategori kaptanlığı sürecinde göz önünde bulundurulması gereken ilk nokta ihtiyaçlardır. Eğer hiç var olmayan bir ihtiyacı ortaya çıkarabiliyorsanız, bunu yapmaktan çekinmeyin! Elbette ihtiyaç üretmek tek başına yeterli değil. Bu ihtiyacın farkında olmak gerekir. Yani bu ihtiyaçla ilgili farkındalık yaratmanız elzemdir. Farkında olmak, arzuya dönüşmezse satışa da dönüşmez. O halde, o ihtiyacı gidermek için arzunun oluşması gerekir. Arzu, ilgiye; ilgi ise aksiyona yani satın almaya dönüşmelidir. Elbette günün sonunda, o ihtiyacınızın karşılanması ve bundan tatmin duymanız gerekir. İşte NADIAS kuralı budur!

Bu yazımla kategori kaptanlığı ile ilgili küçük bilgiler vermeye çalıştım. Ancak elbette kat-kap, birkaç paragrafta açıklanacak bir yöntem değil; çok komplike ve girift yönleri var. İlerleyen zamanlarda bu konuya tekrar dönüp, daha detaylı bilgiler ve uygulanmış örnekler vermeye çalışacağım.

KAMPANYA İLETİŞİMİNİ FARKLI MECRALARA TAŞIMAK: PUMA SOCIAL

Adidas ve Puma’nın hikayesini bilmeyen yoktur. Kurucuları aslında iki öz kardeştir… Birbirlerinden çok farklıdırlar… Küs ölürler... Falan filan… Peki aralarındaki kıyasıya rekabeti bilmeyen var mı? Elbette yok. Adidas yarışta arayı açmaya başlayınca ezeli rakibi Puma, parkur değiştirme kararı aldı ve markasını tamamen farklı bir noktaya taşıdı. Evet, Puma Social böyle doğdu!


Spor malzemesi üreticileri için hangi ünlü sporcuları giydirdikleri, hangi spor takımlarına sponsor oldukları v.s. hayati önem taşır. Çünkü tüm bu saydıklarımız, onların rakiplerine karşı daha üstün görünmelerini sağlayan unsurlardır. Anlaşılacağı üzere, bu pazarın tek bir pazarlama politikası vardır: Sağlam bir yetenek bul, üstünü markanla donat, bir reklam filminde oynat, merchandising ürünlerini üret! Evet, son derece basit ama bir o kadar pahalı bir yol. Bir de ünlü kullanımının yarattığı sıkıntılar var ki, bununla ilgili birkaç olayı Google’da tararsınız ne vahim durumlara yol açtığını görebilirsiniz. Ancak pazardaki konvansiyon bu kadar yoğunken, aradan sıyrılmak için radikal kararlar almak epey zor. İşte Puma, o zor kararı alabildi ve markasını farklı bir noktaya taşıdı. Spor müsabakalarındaki kıyasıya rekabetten ağır yaralar alınca, markasını gece atletlerine ithaf etti Puma!

Tommy Hilfiger’ın bir sözünü çok severim, sanırım şöyleydi: “21. yüzyılda insanlar tek bir markayı asla tüketmiyor. Kimsenin üzerinde baştan aşağıya benim markamı göremezsiniz.” Evet 21. yüzyılda, sonsuz seçenekler dünyasında kimse tek bir markayla yetinmiyor, hiç kimsenin sadakati yok! Hal böyle olunca, rekabet koşulları daha da ağırlaşıyor. Puma, Puma Social kampanyası ile kendi pazarındaki yoğun rekabetten sıyrılıp farklı bir pazara girmeye çalıştı: Casual giyim. Şehirli insanların spor ayakkabı takıntısı aşikar. Nasıl olmasın, şehrin koşuşturmacasına ancak rahat spor ayakkabılarla katlanılabilir. İşte Puma bu insight’ı görerek markasını, şehir insanlarına, gece kuşlarına ithaf etti. “Bazı maratonlar sabah 6’da biter,” “Bazen zafer bir telefon numarasıdır” gibi sağlam iletişimlerle şehirli, gece hayatını seven gençleri kendine hedef olarak belirledi. Hedefine doğru da emin adımlarla yürüyor. Her yerde!

Geçtiğimiz hafta sonu Burn Electronica’daki en başarılı iş kesinlike Puma’nınkiydi. Puma dersini iyi çalışmış ve festivale hazırlıklı gelmişti! Tüm kampanya iletişimini hiç bozmadan festival taşımıştı. Öncelikle, indigo sahnesinin girişine kendi branding’ini yapmıştı ve son derece güzel görünüyordu. Yine aynı mekana, tıpkı reklam filminde olduğu gibi, bir langırt masası yerleştirmişti ki festival süresince o masa hiç boş kalmadı! Yine masanın çevresinde branding’i ve sloganı yer alıyordu. Sahnenin yakınlarında bir de etkinlik alanı kurmuştu Puma; içeride langırtlar ve ping pong masaları vardı. Herkes eğleniyor, arkadaşları ile "sosyal"leşiyordu. Alanda ise Puma’nın temsilcileri insanların güzel anlarını fotoğraflıyor ve bunlardan bir afiş hazırlıyordu. Her zaman dediğim gibi, anı anıdır!

Puma, Puma Social kampanyasını her alana başarılı bir şekilde taşıyor. Zaten iletişimin en önemli kurallarından biri de bu; süreklilik! Puma’nın diğer işlerini de merakla bekliyorum, bir de kampanya sonuçlarını elbette!

24 Haziran 2012 Pazar

BİR PAZARLAMA MECRASI OLARAK FESTİVALLER: BURN ELECTRONICA

Yaklaşık üç yıldır bir elektronik müzik festivaline katılmamıştım. Zaman olmadı, iyi gruplar gelmedi v.s... Dün gerçekleşen Burn Electronica festivali benim için tam anlamıyla bir tavşan deliğiydi. Dürüst olmak gerekirse her türlü olumsuzluklara rağmen – Kapı açılış saatinin 14.00 olarak belirtilmesine rağmen 14.00’da bizi içeriye almayan görevliler, ne içip de o hale geldiklerini anlayamadığım insanlar ve elbette sudan farksız kötü biralar – o atfmosferi özlemişim. Ama konumuz Who Made Who’nun inanılmaz performansı, Crookers’ın yarıda kesilen seti değil elbette. Konumuz pazarlama!

Festivaller işini doğru yapan pazarlamacılar ve reklamcılar için adeta bir vahadır. Bir de gözlem yeteneğini kaybetmemiş blogger’lar için elbette. Nedeni aslında son derece basit, sizin için toplanmış “safkan” bir hedef kitle... Zevkleri, davranışları aynı binlerce insan. Size düşense, eğer hedef kitlenizse, o insanları biraz eğlendirmek. İnanın daha fazlası değil.
 
Etkinlik pazarlaması, bazılarımızın aşina olduğu bazırlarımız için ise anlamsız bir kavram. Her iki taraf için de son derece yeni olan bu alan, bakirliğini korusa da günden güne gelişiyor. Bir bir etkinlik ajansları açılıyor, hepsi de güzel cirolar elde ediyor. Neden etmesin ki, eğlenmeyi seven milyonlarca insan, milyonlarca insanı hedefleyen binlerce marka var! Kebap connection! Hal böyle olunca, hedefleyenlerle hedeflenenleri biraraya getiren her türlü ortam bir pazalama mecrasına dönüşüyor. Festivaller de!

Hedef kitlenizi iyi tanıyorsanız sizden iyisi yok. Zira, hedef kitleniz size başarılı işler yapmanız için doğru insgiht’ı verir, bu konuda gayet açıklar! Nitekim, dün bunun canlı örneğine bizzat şahit oldum. Festival alanı adeta bir “fair”di. Bazıları Vivident’in kurduğu alanda oyun oynuyor, bazıları BAT’nin lounge’unda keyif çatıyor, bazıları ise Burn’ün Energy Zone’unda deliler gibi dans ediyordu. Biz, biraz da sıcak havanın vermiş olduğu rehavetle biralarımızı alıp, bir masaya “güneşlenmek” üzere kurulduk. Yalnız, bu elbette bizim amacımız olan şeydi. Gerçekleşeceğini kim söyledi ki? Birbiri ardına önce Puma’nın, akabinde Mentos’un daha sonra da Okey’in temsilcileri fotoğraf çekmek, sample vermek, ürün tanıtmak için masamıza geldiler. Benim için gayet eğlenceli bu durum, kız arkadaşım için biraz can sıkıcıydı! Abartısız üç saatim alanda, kim ne yapmış, ne getirmiş, ne demişe bakmak ve elbette birkaç fotoğraf almakla geçti. İşte o keşiften çıkan sonuçlar;
Vivident
Sakız markasının elektronik festivalinde ne işi olur demeyin, olur. Kendi adıma, Vivident’in ATL işlerini son derece eğlenceli ve başarılı buluyorum. Gençlere yönelik esprili bir dili var. Festivaldeki Vivident alanı da daha önce yapılan işlerle uyumluydu. TV spot’undan hatırlayacağınız üzere, ellerinde oklarla cupid’ler festival alanında dolaşıp avlarını bekliyorlardı. Ayrıca iki arkadaşı kıyasıya yarışa sokan keyifli bir oyunu da festival alanına getirmişlerdi. Basit, biraz sıradan ama asla başarısız değil!

Nissan Juke
Birçok arkadaşım, şu aralar, Nissan’ın haşarı çocuğu Juke’a takmış durumda! Sıradışı çizgisi ve sağlam pazarlama faaliyetleri bizleri etkiliyor doğal olarak. Juke, tam anlamıyla bir genç arabası. Eh böyle bir arabanın da tanıtılacağı yer, tıklım tıkış gençlerle dolu bir festival alanı olur elbette. Bir de yanına iki genç kız ve oğlanı koydunuz mu, olay tamamdır! Festivalin iki farklı ucunda, iki farklı renk Juke hayranlarını cezbetmek için bekliyordu. Ayrıca, BAT standının yanında bir de aracın görseli yer alıyordu. Basit, nispeten ucuz ama oldukça etkili bir iş!

Republika Academic Aparts
Ne yalan söyleyeyim Republika’yı ilk defa festival alanında gördüm. O ana kadar ne olduğuna dair bir fikrim yoktu. Belki de, hayatım boyunca öğrenci yurduna ihtiyaç duymadığımdandır, bilemiyorum. Neyse, Republika öğrenci yurdu benzeri bir iş! Aslında, yurtdışında okuyan ya da ucuz tatil yapanlar bilirler, yurt mantığında ama yurtlara göre oldukça konforlu apart oteller vardır. Republika da bunun Türk işi örneği. Kendini tanıtmak için çok doğru bir mecra bulmuş; festival. Başarılı mı? Hem de oldukça!

Burn
Festivalin ana sponsoru ve isim babası Burn, adeta festivalin etinden kemiğinden faydalanmış. Çok da iyi yapmış! İşimiz pazarlama sonuçta... Festivalin her köşesinde Burn’ün bir standını, lounge’unu, etkinlik alanını görmeniz mümkündü. Benim en çok hoşuma giden, büyük bir olasılıkla yarın ofisimde masamı süsleyecek resmi çekildiğim Bur’n Booth’tu. Anı her zaman anıdır! Diğer favorim ise, gruplar arasında müziğin ve eğlencenin durmaksızın devam etmesini sağlayan Energy Zone’du. Kısacası Burn, başarılıydı!

Evet, festivaller biz pazarlamacıların lunaparkı. Biz orada oldukça eğleniyoruz, haliyle eğlendiriyoruz. Burn Electronica’dan izlenimlerim birkaç yazıda daha devam edecek. Görüşmek üzere!

22 Haziran 2012 Cuma

BİR PAZARLAMA MECRASI OLARAK MAĞAZALAR: ABERCROMBIE

Pazarlama, çok boyutlu bir kavram. İçerisinde birçok alt dal barındırıyor. Eskiden pazarlamadan anladığımız, elinde çantasıyla kapı kapı gezen ürün temsilcileriydi. Daha sonra, pazarlamanın diğer dalları ile tanıştık; etkinlik pazarlaması, gençlik pazarlaması, alıcıya yönelik pazarlama… Peki, mağazaların da bir pazarlama mecrası olabileceğini hiç düşündünüz mü? Abercrombie’yi göreniniz, Apple Store’a uğrayanınız yoksa elbette bu soruya “hayır” diyecektir.


Başarılı iletişimin koşulu süreklilik ve istikrardır. 360 derece iletişim stratejisi, aslında kelimenin tam anlamıyla bu iki koşulu gerçekleştirmek için vardır. Ancak iletişim araçları dediğimizde birçoğumuzun aklına, biraz da haklı olarak, geleneksel iletişim araçları gelir. Ne var ki, iletişim hayatın her yerindedir ve neredeyse sınırları yoktur. İnsanın olduğu her yer bir iletişim mecrasıdır. Mağazalar da!

Geçen yıl Milano’da çok ilginç bir olaya şahit oldum. Arkadaşlarımın binbir ısrarı ve öve öve bitirememeleri beni Abercrombie mağazasını “görmeye” itti. Evet, sadece görebildim. Çünkü mağazayı gezmek şöyle dursun kapısına dahi yaklaşmanız mümkün değil. Önündeki, mübalağasız bir kilometrelik, kuyruk size önce kısa süreli bir affalama yaşatıyor, ezkaza kuyruğu önemsemeyip kapıya yöneldiğinizde kapıdaki görevliler size kuyruğu gösteriyorlar. Abercrombie’den yıllardır giyinirim. Türkiye’de mağazası bulunmasa da, e-ticaret siteleri sağolsunlar, rahat rahat satın alıyoruz ürünlerini. Hal böyle olunca, gerçek bir Abercrombie mağazası görme fırsatım hiç olmadı. Hakkında bin türlü efsaneler duyduğum bu mağazayı yakından görmek benim için önemli bir deneyimdi. Zira, Abercrombie pazarlama politikası ile de benim için diğerlerinden farklıydı.

Abercrombie’nin 2003 yılındaki “Back to School” kampanyasının metinlerini, ünlü marksist akademisyen Zizek yazınca büyük olay olmuştu hatırlarsınız. Daha sonra abercrombie kids sitesinde, push-up mayolar yer aldığı için Amerikalı muhafazakarlarca topa tutulmuştu bu sıra dışı marka. Abercrombie, belki biraz hedef kitlesi nedeniyle, her zaman şımarık ve “cool” marka imajını korudu. Barack Obama’ya rest çekti, ürünlerini giymesini istemediklerine para teklif etti. Uzunca bir süre Amerika kıtasının dışına flagship store açmayı reddetti. Bu şımarık ve umursamaz imaj aynı şekilde mağazalara da yansıtılmış. Gördüm ve bizzat şahit oldum.

Kapısının önündeki uzun kuyruğu görene dek bir Abercrombie mağazasının önünde olduğunuzu farketmeniz imkansız, branding yok denecek kadar az. İçeriden bangır bangır müzik sesi ve inanılmaz hoş kokular geliyor. Kapının önündeyse mükemmel fiziklere sahip genç kızlar ve oğlanlar duruyor. Buranın bir giyim mağazası olduğuna inanmak oldukça güç. İçerisi son derece karanlık ve kalabalık! Spotlar yalnızca giysileri aydınlatmakla görevli. Görevliler ise ancak siz çağırdığınızda sizinle ilgileniyorlar. Zaten onlar satış görevlisi değiller, Abercrombie mağaza çalışanlarını “store models” olarak tanımlıyor. Yaş kitlesi beklediğinizin aksine teenage’lerden oluşmuyor. 30 yaş üstü insanlar da soyunma kabinlerinin önünde saatlerce bekliyorlar. İnsanları bu “eziyet”e katlanmaya iten şeyin ne olduğunu anlamaya çalışırken, kendinizi onlarla birlikte kasanın önünde sırada beklerken buluyorsunuz. Abercrombie, bir mağazadan çok daha fazlası… Bir deneyim merkezi… Belki de, bir eğlence alanı…

Bu yazımda, genel konumuzun yani sosyal medyanın dışına çıktım. Ancak sonucu Abercrombie’nin sosyal medya kullanımıyla vermek istiyorum. Takdir edersiniz ki, Abercrombie’nin şımarık tavrı sosyal medyada da geçerli. Tamamen gençlere yönelik, belki biraz seksist bir dil kullanılıyor. Şımarıklıktan kastım, asla sayfayı beğenenlerle tartışmalara girmek değil! (Bizde, ne yazık ki, bunun örneği bol.) Aksine, hedef kitlesine, hedef kitlesi gibi yaklaşıyor Abercrombie… Kuvvetle muhtemel ki, böylece her yeni girdiği pazarda oyunun kurallarını bozuyor!

18 Haziran 2012 Pazartesi

YEMEK SAVAŞLARI: İŞTELEZZET VS YEMEKSEPETİ

Hizmet sektöründeki her yeni gelişme, önce biraz tedirginlik yaratsa da, kendine sadık bir kullanıcı kitlesi yaratabiliyor. Online yemek siteleri, online mağazalar v.s. ilk açıldıkları günlerde zorluklar çekseler de, şimdilerde önemli cirolar elde ediyorlar. Hal böyle olunca internette rekabet artıyor, yemek savaşları kızışıyor.

Bu sabah yeni bir video ile güne başladım. iPad’imde günlük “ne var, ne yok” kontrollerim sırasında bir video’ya denk geldim; iştelezzet.com’un “ağır tahrik unsurları” içeren yeni reklam filmi. Video o kadar tanıdıktı ki, ne yalan söyleyeyim, yemeksepeti.com reklamının devamı zannettim. Ta ki altından yağ damlayan poşet ekranda görünene dek. Kullanılan cast, çekimler v.s. o kadar “yemeksepeti.com”du ki, eminim birçok kişi bu yanılgıya düşmüştür.


Dürüst olmak gerekirse, iştelezzet.com hakkında ilk kez bu video ile bilgi sahibi oldum. Hatta Ekşi’de birkaç entry okuyana dek, iştelezzet.com’u yeni bir girişim zannettim. Site hakkında hiçbir fikrimin olmayışı beni, siteyi incelemeye sevk etti. Öncelikle sitenin iyi bir anasayfası var. Başlangıçta, alışganlıktan olsa gerek, biraz kafanız karışsa da sitede her şey yerli yerinde. Ayrıca, kategoriler gayet iyi düzenlenmiş. Kategorilerin, yemeksepeti.com’un aksine, header’da yer alması bence iyi bir fikir. Ayrıca Facebook ile bağlan özelliği, "üşengeç" kullanıcılar için güzel bir seçenek. Sitedeki en belirgin sıkıntı lokasyon seçimi. Lokasyonlar footer’da yer aldığı için biraz sıkıntı yaşanıyor. Zira, önce kategori seçmek istediğinizde “lokasyon seç” uyarısı alıyorsunuz. Belki burada footer’a yönlendiren bir navigasyon geliştirilebilirse sorun ortadan kalkar. Ayrıca, ilk bakışta gözüme çarpan restoranlar beni tatmin etti. Açıkçası, yemeksepeti.com’un restoran portföyüne sahip olabileceğini düşünmüyordum. Restoran listesi, online yemek sitesi seçiminde önemli bir faktör. Bundan birkaç yıl önce yemeksepeti.com’da bulamadığım bazı restoranları sefertas.com’da bulabiliyordum ve sırf bu nedenle, sitesini beğenmesem de, sefertas.com’dan sipariş veriyordum. Sonra, yemeksepeti.com restoran listesini epeyce geliştirdi ve sefertas.com yarıştan koptu.

Yemeksepeti.com, online yemek hizmeti konusunda son derece başarılı bir site. Bu su götürmez bir gerçek. Ancak ne var ki, rekabet her yerde. Ardılların, ilkleri geride bıraktığı örnekler pek de az değil. İştelezzet.com yeni reklam filmi ile yemeksepeti.com’dan müşteri çalabilir, alışkanlıkları değiştirebilir mi bunu zaman gösterecek. Ancak anlaşılan o ki, yemek savaşları artarak devam edecek!

7 Aralık 2011 Çarşamba

GERILLA PAZARLAMA: AZ PARA ÇOK İŞ

TDK’ya göre gerilla, düzenli bir orduya karşı küçük birlikler hâlinde çatışan, hafif silahlarla donatılmış topluluk… O halde gerilla pazarlama da ne? Kim kiminle çatışıyor? Burada elbette silah yok, şiddet yok… Aksine fikir var, yaratıcılık var, çaba var…

Rekabetin olmadığı hiçbir alan yok. Öyle bir alan olsa bile orada para yok… Hal böyle olunca, benzerlerden sıyrılmak, fark yaratmak, için bir şeyler yapmak gerekiyor. Ancak “o bir şeyler” genellikle mass media kullanılarak yapılmaya çalışılıyor. Peki “o kadar para”sı olmayanlar ne yapıyor? Bu yazı, tam olarak bu sorunun yanıtını arıyor…

Birazdan anlatacağım başarı öyküsü beni her zaman etkilemiştir ve açıkçası gerilla pazarlamayı bu öyküden daha iyi açıklayabilen başka bir şey yok! Öykünün baş kahramanı Japon bir tekstil atölyesi. Bu atölye, esnemeyen pamuklu bluzlar ve terletmeyen kaşmir trikolar üretiyor. Takdir edersiniz ki tekstil ya da daha şık deyimiyle moda sektörü rekabetin en “kanlı” olduğu alan. Eğer yeteri kadar paranız yoksa, dünyaya sesinizi duyurmanız neredeyse imkansızdır bu sektörde. Japon üretici bu durumu çok iyi kavrıyor ve yola bu bilinçle çıkıyor. Kamera, birkaç oyuncu ve basit bir algoritma bu mütevazı üreticiyi, bir anda, “patronlar klübü”ne üye yapmayı başarıyor. Şöyle ki, bu üreticinin en büyük iddiası ürettiği ürünlerin “asla” esnemeyeceği ve terletmeyeceği… Bunu en iyi nasıl anlatır? Japon üreticinin sitesine girdiğinizde flash bir video karşılıyor sizi, sürekli olarak artan rakamlar ve “enteresan” figürlerle hareket eden birkaç kişi… Videonun son bulacağını ve sayfanın açılacağını bekliyorsunuz. Ancak o an asla gelmiyor… Bu döngünün “n”i sonsuz çünkü… Onlar sonsuza kadar hareket etmeye devam ediyorlar… Ancak giydikleri kıyafetler ne esniyor ne de terletiyor… Az parayla Japon üreticimiz iddiasını, farklı bir yolla da olsa, kanıtlıyor…




Gerilla pazarlamanın “ne olduğu”nu gösteren bir diğer başarılı örnek yine bir tekstil firmasından: Wonderbra… Bilenleriniz var mı? Beyler? Siz, hanımlar? Wonderbra adından da anlaşılacağı gibi bir iç giyim firması…
Aramızda henüz yeni Wonderbra… Ancak yaptığı pazarlama çalışmalarıyla pazardaki “abi”lerine taş çıkarıyor… Wonderbra’nın lansmanına kadar dedikodu gazatelerine ABD’nin en ünlü department storelarından birine “bir şey” geleceği haberi uçuruluyor. “O gün” gelene kadar kimse “o şey”in ne olduğunu bilmiyor. Gün gelip çatıyor ve çok sayıdaki özel davetlilerin arasına zırhlı araçlar yanaşıyor. Yoğun koruma önlemleri ile bu araçlardan mağazanın içine paketler taşınıyor. Elbette herkes, bu kadar değerli olan “şey”in ne olduğunu merak ediyor. Akabinde Wonderbra’lı mankenler teşrif ediyorlar. O gün mağazaya gelen tüm Wonderbralar satılıyor. Marka bir anda medyanın gündemine oturuyor ve çok kısa sürede sektörün kral tahtına oturuyor.

Elbette başarılı gerilla çalışmaları yukarıda sayılanlardan ibaret değil… Her geçen gün, başka bir pazarlama çalışması ile karşı karşıya kalıyoruz. Hepsi, bir önceki örneğinden daha farklı ve daha şaşırtıcı oluyor. Rekabet kızıştıkça, küçük fakat yaratıcı markalar “farklı” çalışmaları ile karşımıza çıkıyor. Bize de burada yazmak düşüyor…

28 Ekim 2011 Cuma

YENİ BİR MESLEK DOĞUYOR: SOSYAL MEDYA UZMANLIĞI


Geçmişi çok uzak olmasa da, sosyal medya hızla büyüyor. Sosyal medyanın artan önemi, bu alanda çalışacak kalifiye insan gereksinimini ortaya çıkarıyor. Hal böyle olunca, peşi sıra sertifika programları, master programları, doktora programları üniversitelerce açılıyor.
Türkiye’de son yıllarda en çok ilanı açılan iş kollarından birisi de “sosyal medya uzmanlığı”… İş tanımı aynı kalmakla birlikte işin “title”ı çeşitli varyasyonlarla karşımıza çıkıyor: Dijital pazarlama uzmanı, mobil pazarlama uzmanı, sosyal medya meraklısı v.s… İşin özünde, saydıklarımızın tümü dijital ve sosyal medya pazarlamayı ifade eden iş başlıkları… Sosyal medya pazarlamanın, çok bakir bir alan olması, özellikle gençleri bu alanda kariyer yapmaya yönlendiriyor. Ancak sosyal medya pazarlamadan tam olarak firmaların ne algıladıkları, bu noktada, son derece önemli. Eğer firmalar, sosyal medya pazarlamayı Facebook, Twitter ya da diğer sosyal paylaşım sitelerindeki hesaplarının yönetimi olarak algılıyorlarsa, bu, sosyal medya pazarlamanın henüz ne olduğunu idrak edemedikleri anlamına gelir.
Sosyal medya pazarlama, yalnız sosyal ağlarda yer almak, halehazırdaki ya da olası müşteriler ile bağlantıda kalmak ya da onların ilgisini firmaya (marka demek daha doğru olacak) yönlendirecek çalışmaları sosyal mecralar üzerinden yürütmek değildir. Sosyal medya pazarlama, kimi zaman gerçekle dijitali buluşturabilmeli ve bu iki farklı alanda yürütülen pazarlama çalışmalarını aynı noktada birleştirebilmelidir. Aksi takdirde, Facebook sayfanız bir iki kişi tarafından beğenilip, Twitter’dan belki bir iki “retweet” alıp köşenize çekilirsiniz. Daha başarılı sosyal medya pazarlama çalışmaları yürütebilmek için, bu alanla ilgili daha bilinçli olmak gerekiyor. Sosyal medyada başarılı pazarlama kampanyaları nasıl yürütülür başka bir yazının konusu olduğu için, açıklamayı burada kesiyor ve asıl konu başlığımıza geri dönüyoruz.
Markalar kimi zaman, haklı olarak, maliyetlerini düşürmek adına “sosyal medya uzmanlarını,” üniversite hatta lise öğrencileri arasından seçme yoluna gidiyor. Bu durumun ne kadar kötü sonuçlar doğurabileceğini, sanırım siz de tahmin edersiniz. Bu denli önemli bir alanda, “işinin ehli” kişilerle çalışmak son derece önemli. Ancak ne yazık ki bazen firmalar, “işinin ehli” olmayı “iş tecrübesi olma”yla karıştırabiliyorlar. Sosyal medya ile ilgisiz bir alanda deneyime sahip birisinin, sosyal medyaya henüz bulaşmış birisinden daha başarısız olacağı kanaatindeyim. Bu nedenle firmalar seçimlerini yaparken, adayların sosyal medyayı, daha doğrusu sosyal medya pazarlamayı ne kadar bildiğini ölçme yoluna gitmeleri daha sağlıklı olacaktır.
Bazı otoriteler, her sektörden firmanın sosyal medyada yer almaması gerektiğini söylüyorlar. Bu görüşe kısmen katılıyor olmakla beraber, geleneksel medyanın çok uzak olmayan bir gelecekte öneminin daha da azalacağı görüşündeyim. Bu nedenle denilebilir ki, geleneksel medyada pazarlama yürüten her firma, sosyal medyanın içerisinde de yer almalıdır. Ama nasıl? Elbette bu alanı iyi bilen “uzmanlarca”…
Sosyal medyanın çok yeni bir alan olması, bu alanda deneyimli ve iş bilir uzman arayışını zorlaştırıyor. Ancak dünyada ve Türkiye’de sosyal medya pazarlama eğitimleri gün geçtikçe artıyor. İşte bunlara birkaç örnek…
Kadir Has Üniversitesi, geçen yıl sosyal medya adına son derece başarılı bir eğitim gerçekleştirdi. 48 modüle ayrılan eğitim programı boyunca katılımcılar, sosyal medya, kurumsal iletişim, pazarlama, müşteri ilişkileri yönetimi (CRM) v.b. gibi konularda, son derece önemli bilgiler edindiler. Programın sonunda ise katılımcılar, atölye çalışması ile, öğrendiklerini pratiğe dökme imkanı elde ettiler. Cankız Onur Kum, Ercüment Büyükşener gibi sektörden uzmanların katıldığı programın sonunda, katılımcılar ellerinde sertifikaları ile çalışma yaşantılarına döndüler.
Üniversitelerce verilen sosyal medya eğitimleri, sertifika programları ile kalmıyor. Yeditepe Üniversitesi’nin Sosyal Medya Yönetimi Yüksek Lisans Programı, buna bir örnek… sosyalmedya.co’da yayınlanan habere göre Yeditepe Üniversitesi’nin bir yıl (iki dönem) süren yüksek lisans programında yer alan dersler şöyle olacak: birinci dönemde, “Sosyal Medyada İçerik ve İfade”, “Sosyal Ağlar ve Ağ Temelli İş Modelleri”, “Çevrimiçi İtibar Yönetimi: Sosyal Medyanın Yasal Yönleri & Etik”, “Sosyal Salgınlar ve Viral Döngüler” ile “Sosyal Medya Pazarlaması” başlıklarında beş ders yer alırken, bunu ikinci dönemde, “Bilgi Yönetimi & Wikiler”, “Sosyal Medya Araştırmaları: Takip ve Söylem & Duyarlılık Analizi”, “Kitle İstihdamı (Crowdsourcing) & Sosyal İçerik”, “Sosyal CRM & Değişen Müşteri Deneyimi” ve “Sosyal Medyada Çeşitliliği Yönetmek: Kültürlerarası İletişim” dersleri takip edecek (Haberin devamı için: http://sosyalmedya.co/yeditepe-universitesi-sosyal-medya-yonetimi-yuksek-lisansi/)
Sosyal medya yüksek lisans programlarına bir örnek de İngiltere’den… Birmingham City University, hem yurt dışında eğitimine devam etmek isteyen hem de bu alana ilgi duyanlar için değerlendirilebilir bir alternatif özelliği gösteriyor. 8 farklı kampüse yayılan üniversitenin, 25.000’e yakın öğrencisi bulunuyor. Kentin ikinci büyük üniversitesi olan Birmingham City University, uluslararası öğrencilere de kapılarını açıyor. Öğrencilerine yurt (accommodation) imkanı sunan üniversitede Social Media M/A programına katılmak için üniversitenin sitesinden online başvuru yapabileceğiniz gibi, posta yolu ile de başvurunuzu gerçekleştirebilirsiniz. Ancak sitede yer alan bilgiye göre, başvurunun online yapılması hem daha ekonomik hem daha güvenli… (Eğitim programının içeriğine ve diğer bilgelere ulaşmak için üniversitenin internet sayfasını ziyaret edebilirsiniz: http://www.bcu.ac.uk/)
Sosyal medya eğitimlerine, sayısı her geçen gün artan kariyer merkezlerinden de katılabilirsiniz. Sosyal medya ve dijital pazarlamaya yönelik birçok eğitim, bu kariyer merkezlerince açılıyor ve eğitimlerde sektörden profesyoneller eğitimci olarak görev alıyorlar. Böylece eğitime katılanlar, gelecekteki meslektaşları ile birebir görüşme fırsatı da yakalamış oluyor.
NOT: Yazımda sosyal medya ile ilgili açılan eğitimler hakkında bilgiler vermeye çalıştım. Ancak eğitimler, elbette, yukarıda sayılanlarla sınırlı değil. Farklı üniversitelerin de, sosyal medya ile ilgili yüksek lisans programları açacağına dair beklentilerim son derece yüksek.

27 Ekim 2011 Perşembe

KİŞİSEL ASİSTANINIZ SIRI’Yİ YAKINDAN TANIYIN



Stanley Kubrick’in kült filmi Space Odyssey’i, birçoğumuz biliyoruzdur sanırım. Film’in en “baba” karakteri, yapay zeka HAL 9000’i de illa ki hatırlıyoruzdur. Yine, öyle sanıyorum ki birçoğumuz, Space Odyssey’i izledikten sonra HAL’un ne zaman gerçek hayatta karşımıza çıkacağını merak edip durmuşuzdur. Tam olarak HAL gibi bir zekaya sahip olmasa da SIRI, kullanıcısının ne dediğini anlıyor, ne demek istediğini biliyor, ona günlük işlerinde yardımcı oluyor ve en önemlisi onu yanıtlayabiliyor…
4 Ekim gecesini eminim ki, benim gibi birçok teknoloji meraklısı iple çekmiştir. Evet, hepimizin beklentisi iPhone 5’in tanıtılacağı yönündeydi. Ancak, Apple iPhone 4S’le öyle özellikler tanıttı ki, o hayal kırıklığından eser kalmadı. iCloud, iOS5 ve tabi ki SIRI…
SIRI, kullanıcısının, sesi yardımı ile iPhone 4S’in birçok özelliğini yönlendirebilmesini sağlıyor. Sesinizi yazıya dönüştürebilen SIRI, böylelikle kullanıcının “hands-free” bir şekilde mesaj, not yazabilmesini sağlıyor. SIRI, sesli komut ile hatırlatıcıyı ayarlıyor, size hava sıcaklığını söylüyor. Araç kullanıyorsunuz ve gideceğiniz yerin adresini tam olarak hatırlayamıyorsunuz, bu noktada kişisel asistanız SIRI devreye giriyor ve size aradığınız adresi söylüyor. SIRI’yi kullanmak son derece kolay. Öyle ki, SIRI’ye söyleyeceklerinizi gündelik hayatta nasıl konuşuyorsanız öyle söyleyebilirsiniz. Canınız Çin mutfağı çekti, en iyi Çin yemeği yapan restoranın nerede olduğuna dair hiçbir fikriniz yok, bir de SIRI’ye sormayı deneyin. O kesinlikle, sorunuzun yanıtını biliyordur.
Evet, SIRI beklentilerin ötesinde bir teknoloji… Hiçbirimiz, Apple’dan böyle bir yenilik beklemiyorduk. Ancak, sonuç olarak SIRI gibi mükemmel bir yeniliğe sahibiz. Ancak SIRI de hata yapıyor. Nasıl mı?
Apple, iPhone 4’ün tanıtımından kısa bir süre sonra “çekim” sorunu nedeniyle zorlu günler geçirmişti. Müşterilerin artan şikayetleri üzerine Steve Jobs, “kimse mükemmel olamaz, biz de mükemmel değiliz” açıklamasını yapmış ve bu hatayı kabul etmişti. iPhone 4S’le ilgili şu ana kadar, buna benzer bir hata rapor edilmedi. Ancak SIRI’yi ilk deneyimleyenler, bir sürprizle karşılaştılar. SIRI, telefonunuz kilitli olsa dahi çalışıyor ve kullanıcısının bilgilerini herhangi bir şifre sormadan size veriyor. Bu bilgilere adres de dahil…
Cnet’in verdiği habere göre SIRI, telefon sim-locked konumundayken dahi, kullanıcının bazı bilgilerini olası “izinsiz kullanıcılar”a veriyor. Bu bilgilere, telefon rehberi, adresler gibi son derece hassas bilgiler de dahil… Ancak yapacağınız küçük bir ayarlama ile bu sorunu ortadan kaldırabiliyorsunuz. iPhone 4S’inizi daha güvenli kılabilmek için şu komutları takip edin: Ayarlar > Genel > Şifre Kilidi > Şifrenizi Girin > Siri’yi ON’dan OFF konumuna getir. Şimdi, içiniz rahat bir şekilde SIRI’nin keyfini çıkabilirsiniz.
Apple, SIRI’nin ABD, Kanada ve İngiltere dışında kalan lokasyonlarda ne zaman tam olarak çalışır hale geleceğine dair resmi bir açıklama yapmadı. Hatta, ABD ve İngiltere’de bazı kullanıcıların SIRI özelliğinden tam olarak yararlanamadığına dair şikayetler rapor edildi. Kısacası, SIRI’yi Türkçe kullanabilecek miyiz bunu zaman gösterecek. Ancak biliyorum ki, siz de benim gibi, bunun bir an önce olması için sabırsızlanıyorsunuz.
NOT: SIRI’nin nasıl çalıştığını merak ediyorsanız facebook.com/sosyalmedyacalismalari sayfasını ziyaret edebilirsiniz. Yazımda yer alan haberin devamını merak edenler, şu linkten haberin tamamına ulaşabilirler: http://cnettv.cnet.com/make-siri-more-secure/9742-1_53-50113468.html


KAYNAKÇA:
apple.com
cnet.com

SOSYAL MEDYA? SOSYAL AĞ? SOSYAL PAYLAŞIM?

Tim O’Rilley, 2004 yılında bir konferansta Web 2.0 kavarımını dünyaya duyurduğundan beri yaşantımızda çok şey değişti. Facebook’la, Twitter’la, FourSquare’le tanıştık peşi sıra… Hepsini de sevdik, imkanlar el verdiğince kullanmaya çalıştık. Peki, bu kadar içinde olduğumuz dünyayı ne kadar tanıyoruz?
Bir kavram karmaşası aldı başını gidiyor. Sosyal medya, sosyal ağ, sosyal paylaşım… Tam olarak neden bahsediyoruz? Hepsi, birbirine yakın anlamlar taşısa da nüanslarla birbirinden ayrılıyor. Kısacası, günlük hayatımızda ordan oraya savurduğumuz terimlerin gerçekte ne anlam ifade ettiğini, ne yazık ki, bilmiyoruz. Aslına bakarsanız, bu konuda haklıyız. Sosyal medya öylesine yeni ki, elle tutulur araştırmaların birçoğu hala çok taze… Yine de, işe temel kavramları öğrenerek başlayabiliriz…
Kendisi de bir Web 2.0 olan Vikipedi’nin tanımı ile Web 2.0, “ikinci nesil internet hizmetlerini -toplumsal iletişim sitelerini, vikileri, iletişim araçlarını, folksonomileri- yani internet kullanıcılarının ortaklaşa ve paylaşarak yarattığı sistemi tanımlar.”(Vikipedi) Web 2.0 çağının getirdiği en büyük nimetlerden sosyal medya, geleneksel medya kavramını yıkarak, yep yeni bir medya kavramını ortaya çıkardı. Sosyal medya, geleneksel medyadan birçok yönü ile ayrılır. Öncelikle sosyal medya, klasik medyaya göre daha küçük bütçeler ile daha çok kişiye ulaşma imkanı verir. Sosyal medya kullanımı herkese açıktır. Bu özelliği sayesinde sosyal medyada içerik oluşturmak için, geleneksel medyanın aksine lisans ya da diğer bürokratik işlemlere gereksinim duymazsınız. Geleneksel medyada içerik, bu iş için özel eğitim alan uzmanlar tarafından geliştirilir. Oysa sosyal medyada “söyleyecek sözü olan” herkes, bir içerik oluşturabilir. Geleneksel medya, bir gün, bir hafta, hatta bir ayı bulan bir güncellenme süresine sahipken, sosyal medyada gündem saniyeler içerisinde değişebilir. Bu da, en sıcak olayların dahi çok kısa süre içerisinde kitlelere ulaşması anlamına gelmektedir. Son olarak, geleneksel medya “edit”lemeye yatkın bir medya değildir. Sosyal medyada ise içerikler, yorumlar, tartışmalar, yayınlar bir komutla dahi kolayca değiştirilebilir.
Sosyal ağ, sosyal medya kavramı ile ilişkili olmakla beraber, tamamen farklı bir kavramdır. Sosyal ağ, bireyin gerçek yaşamdaki sosyal kimliğini dijitale taşıması ve bu dijital kimlik aracılığı ile “kendi gibi olanlarla” iletişim ve etkileşim içerisine girmesidir. Birey, sosyal ağları sayesinde eski arkadaşları ile tekrar iletişime geçebileceği gibi, yeni arkadaşlıklar kurarak sosyal ağlarını genişletebilir. Kimliğin dijitalleşmesi, “sahte kimlikler”in de ortaya çıkması sorununu beraberinde getirir. Ne yazık ki, interneti “iyi” amaçlı kullananlar olduğu gibi, “zararlı” içerikler üreten ya da “iyi” niyetli olmayan tekil kullanıcılar da internette yer alırlar. Bu noktada, ebeveynlerin çocuklarının güvenliklerini sağlamak amacıyla birtakım önlemlere baş vurmaları gerekir. Unutulmaması gereken bir diğer konu da, internette yer alan her bilginin doğru olmadığıdır. Güvenilir olmadığına kanaat getirdiğiniz bir konu için, yine basılı yayınlara yönelmek en sağlıklısı olacaktır.
Sosyal paylaşım, henüz tanıştığımız bir diğer kavram… Dilerseniz bu kavramı, sosyal paylaşım fenomeni Facebook üzerinden anlatalım. Facebook, kullanıcılarının kesintisiz olarak birbirleri ile iletişimde kalmalarını sağlayan bir konsepte sahiptir. Öyle ki, düşündüğünüz, yaşadığınız her şeyi kolay ve hızlı bir şekilde paylaşmanızı sağlar. Bunu da durum güncellemesi, “Wall” ya da diğer özellikleri ile destekler. Başka bir sosyal mecradan ulaştığınız içeriği, bir diğer sosyal mecraya kolayca taşıyabilir, yorumlayabilir ya da yoruma açabilirsiniz. Sosyal paylaşım, beğenilerinizi, tercihlerinizi ya da alışkanlıklarınızı sosyal ağlarınızla paylaşmanızı sağlar.
Bahsettiğimiz tüm bu kavramlar, bizim için henüz çok yeniler… Ancak yeni medya, sosyal medya üzerine kuruluyor. En prestijli haber kurumlarının bile ulaşamadığı rakamlara, sosyal medya üzerinden erişilebilirken böylesine büyük bir oluşuma ilgisiz kalmanının sağlıklı bir karar olmayacağı kanaatindeyim.
NOT: Yazımda yer alan kavramları, daha yakından incelemek isteyenler Vikipedi’de sosyal ağ, sosyal medya başlıklarını tarayabilirler. Ayrıca About.com, çok iyi bir alternatif kaynak olma özelliği gösteriyor. İçeriği İngilizce olan About.com’da, birçok faydalı bilgiye ulaşabilirsiniz.

PAZARLAMANIN VİRAL ÇAĞINA HOŞGELDİNİZ

“Viral bir video çekelim, YouTube’da yayınlayalım ki markamızın ‘awareness’ı artsın”… Şu anda birçok reklam ajansı, müşterilerinden gelen bu tip “brief”lerle boğuşuyor sanırım. Sizleri anlıyorum… Bu uzun ve meşakatli yolda sizlere, allahtan sabır diliyorum.

Viral, viral, viral… İyi de, bu viral ne ola? Kimse yanıtını bilmiyor ama herkes viral bir videosu YouTube’da ya da Daily Motion’da dönsün istiyor. Zira, viral videolar sayesinde bir anda popülaritesi tavan yapan firmaların sayısı gün geçtikçe artıyor. Hal böyle olunca, uyanık “Türk girişimci,” bu youtubeda-şey-yapılan-şeyden kendine düşeni almak istiyor. Peki, viral video çekmek bu kadar kolay mı? Daha doğrusu, her viral video aynı büyüklükte etki yaratabiliyor mu? Şüphesiz bu sorunun yanıtı hayır… Ancak, marka ile doğru ilişkilendirilmiş ve doğru kişilerle hazırlanmış çalışmaların başarısız olması da tamamen talihsizlik sanırım.

Viral pazarlama, sanılanın aksine “bir video çek, sonra bunu yayınla” şeklinde yapılamıyor ne yazık ki. Tıpkı diğer pazarlama tekniklerinde olduğu gibi, uzun çalışmaların ve ince hesaplanmış stratejilerin bir ürünü olarak doğuyor viral pazarlama çalışmaları. Türkiye’de başarılı viral çalışmalara rastlamak mümkün. Üstelik bunlar, %100 yerli dimağların ürünleri… Aklıma gelen ilk örnek, Gittigidiyor.com’un “Lahana” virali oluyor. Belki de, Türkiye’de viral adına ilk başarılı örneklerden birisi olması buna etken, bilemiyorum. Gelelim Gittigiyor.com’un başarısının ardında yatan sebeplere… Öncelikle, viral videonun yayına girdiği tarih ve birlikte çalışılan ekibin “terzi elinden çıkma” uyumu bu başarıda önemli bir rol oynuyor. Sosyal medyada, “Esmeralda,” “Sütü Seven Kamyoncu” videoları “like”ın sınırlarını zorlarken geldi bu video ve beklenildiği gibi çokça paylaşıldı, çokça “like” aldı. İkinci neden olarak, marka ile videonun arasındaki mükemmel bağı sayabiliriz. Gittigidiyor.com, kullanıcılarının bir heves alıp sonra evde çok gelmeye başlayan ürünlerinin el değiştirdiği bir pazar yeri… Videoda bu durum, “esprili” bir dille anlatılıyor. İzleyeni eğlendirirken, ona markanın ne olduğundan bahsediyor. Üçüncü etken şans da eklenince, ortaya işte bu kadar başarılı bir iş çıkıyor.

Başarılı virallere bir diğer örnek yine Türkiye’den: THY’nin Miles&Miles sadakat programı için hazırlattığı viral video… Böyle bir giriş yapınca, kimsenin aklına bu çalışmanın hangisi olduğu gelmedi sanırım. Haklısınız. Bu viral, uzunca bir süre “viral olduğu anlaşılamayan” örneklerden çünkü. “Mükemmel Evlilik Teklifi” desem bir şeyler gelir mi aklınıza? Tam tahmin ettiğim gibi. Evet, o video THY’nin viraliydi. Uzunca bir süre insanlar, bu viraldeki olayları gerçek zannetti. Herkeste, “ayyy…” etkisi yaratan videoda marka çok güzel bir şekilde konumlandırılmıştı çünkü. Bu nedenle, insanlar aslında bir firmanın reklamını paylaştığını farketmeden bu videoyu duvarlarına “post”ladılar. Daha sonra, videoya “tribute”lar, karşı yanıtlar gelmeye başladı. Viral bir video, kendi virallerini yarattı. İnsanlar eğlendiler, THY amaçladığına, sanırım, ulaştı. Bu başarının ardındaki formül de, bir önceki örnekle neredeyse aynıydı: Doğru zamanda, doğru işle, doğru mecrada olmak…

Pazarlamada yeni bir dönem başlıyor. Ben buna pazarlamanın viral çağı diyorum. Bu öngörümde haklı mıyım bunu zaman kanıtlayacak. Ancak şunu söyleyebilirim ki, yeni medya düzeni beraberinde yeni pazarlama teknikleri getirecek…

NOT: Bu yazıda yer alan çalışmaları merak ediyorsanız https://www.facebook.com/sosyalmedyacalismalari adresini ziyaret edebilirsiniz.