
Çok değil, birkaç yıl öncesine kadar iletişimde kalite ölçütü kesintisiz bağlantı ve net ses transferiydi. GSM operatörlerinden, cep telefonu üreticilerine kadar her markanın iddiası, insanları “sürekli ve kesintisiz” bir şekilde “birbirlerine bağlamak” idi… Derken zaman değişti, teknoloji gelişti. Artık, sorunsuz bağlantı, billur gibi ses transferi bir artı olmaktan çıktı. Tüm bu özellikler, sunulması zorunlu olan standartlar haline geldi. Önce 2G ve wap sayesinde mobil internetle, ilkel bir formda olsa da, tanıştık. Sonra 3G geldi ve çok yüksek hızda mobil internetin keyfini çıkarır olduk. Dünya çapında yapılan araştırmalar da gösteriyor ki, insanlar interneti mobil olarak tüketme eğilimindeler. Çok yakın bir gelecekte mobil internet kullanımı, geleneksel olanı geçecek.
…
Facebook, Twitter ve YouTube gibi büyük sosyal paylaşım siteleri sayesinde bir kavram dillere pelesenk oldu: Paylaşım! Mahremiyet duygusunun anlamını giderek yitirdiği, şeffaflığın kavram sınırlarını aşarak nüdist bir hal aldığı böylesi bir dönemde, mütemadiyen elimiz “paylaş” butonuna gidiyor. Flickr’da, Picasa’da ya da Facebook’ta balayında çektirdiğimiz fotoğrafları “yakın çevremiz” ile, Fizy’de ya da SoundCloud’da müzik listelerimizi herkesle, en olmadık anılarımızı YouTube’da tüm dünyayla paylaşıyoruz. Hayatımız yaşamak ve yaşananları “paylaşmak” döngüsü içerisinde sürüp gidiyor. Hatta paylaşmak zamanla bir amaca dönüşüyor; sevdiğimiz restorana artık güzel yemekler yemek, hoş sohbet etmek için değil, “yakın çevremiz”e çok sosyal olduğumuzu kanıtlamak için gidiyoruz. Büyük harflerle söylemeye çekineceğimiz her türlü anıyı, Twitter’da tanımadığımız binlerle paylaşabiliyoruz. Kısacası, paylaşıyoruz…
Sürekli bağlantının, övünç kaynağından bir standart haline gelmesi ve paylaşmanın bu denli önemli olması markaları, sloganlarında “küçük” değişiklikler yapmaya itti. İnsanların birbirini takip ettiği, bir şeyleri beğendiği ya da bir yerlerin “mayor”ı olduğu bu zamanlarda, hala eski formlarda müşterilere seslenmek, sanırım, markalar için paralarını ve zamanlarını boşa harcamanın ötesine gidemezdi. Şimdi, markaların sloganlarındaki bu değişimi örnekler üzerinden inceleyelim.

Nokia’nın “Connecting people” sloganını bilmeyen yoktur. Sloganın mors alfabesinde karşılığı olan “klasik melodisi” ile Nokia, yıllarca bu söz kalıbını beyinlerimize işledi. Mobil internetin hayal olduğu, WiFi’ın henüz yaygınlaşmadığı yıllarda insanların birbirine bağlanması ancak konuşmak ya da SMS atmakla mümkün oluyordu. Hal böyle olunca, markalar sloganlarında “bağlantı,” “iletişim,” “bağlantıda kalma” gibi sözcüklere vurgu yapıyorlardı. Sonra teknoloji ile birlikte iletişim artık, salt konuşmanın çok ötesine giderek farklı bir boyut kazandı. Markalar için artık, “paylaşım,” “anında,” “hızlı” gibi sözcükler önemliydi. Zira Nokia, N97 modelinin reklam kampanyası için “Yaşandığı anda internette!” sloganını, klasikleşmiş sloganının yerine tercih etti. Böylece, paylaşmanın öneminin markalar tarafından kavrandığının sinyalleri gelmeye başladı.

Sosyal medyanın sözcük dağarcığımıza kazandırdığı yeni kavramlarla birlikte, markaların müşterilerine seslenirken kullandıkları sözcükler de değişiyor. İhtiyaçların ve alışkanlıkların değişimi, sloganlardaki değişiklikleri de beraberinde getiriyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder