16 Ocak 2012 Pazartesi

SOSYAL MEDYANIN GÜVENLİK SORUNU

Bir sabah uyandınız. Henüz afyonunuz patlamadan kuruldunuz en sevdiğiniz koltuğa. Dizüstünüzü açtınız ve “bugün neler var mönüde” diyerek önce kullanıcı adınızı, sonra da şifrenizi girdiniz. Aaa, o da ne? Hesabınızın yerinde yeller esiyor. Emin olamadınız ve tek tek tüm hesaplarınızı denediniz. Çaresiz… Hiçbiri yerinde yok. Üzgünüz, hesaplarınız bir başkası tarafından çalındı!

Yukarıda anlattığım öykü bazılarımız için bir kabus, bazılarımız içinse bir safsata ancak çoğumuz için bir gerçek. Her gün, sosyal medyada yüzlerce hesap çalınıyor; üstelik bunların çok büyük bir kısmı geri alınamıyor. Hal böyle olunca, insanların güvenlik sorunlarını bir kez daha düşünmeleri, şifrelerini seçerken biraz daha yaratıcı olmaları gerekiyor. Şimdi, sosyal medyanın bilinen güvenlik zafiyetlerini ve bunlara karşı alınabilecek basit önlemleri inceleyelim.

Şifre Çalınması

En sık karşılaşılan güvenlik sorunu, hesap şifrenizin bir başkası tarafından çalınmasıdır. Hesabınızı çalan, sizi çok iyi tanıyan “kötü” niyetli bir yakınınız olabileceği gibi, sizi hiç tanımayan bir bilgisayar korsanı da olabilir. Eğer birincisi gibi bir durum söz konusu ise yapabileceğiniz basit ayarlarla hesabınızı koruyabilirsiniz. Öncelikle hesap şifrenizi belirlerken yaratıcı olmayı deneyin. Unutmayın aklınıza ilk gelen şifre, hesabınızı çalacak kişinin de ilk aklına gelen şifre olacaktır. Bu nedenle doğum tarihi, ad soyad, qwerty ya da 0852 şeklindeki şifreleri kullanmaktan uzak durun. Adınızın ilk üç harfi peş peşe gelecek şekilde şifreler geliştirmeyin. Çünkü bunlar en çok kullanılan şifrelerdir, dolayısıyla da en çabuk kırılanlardır. Şifre oluştururken farklı harf ve sayı kombinasyonlarından yararlanın, eğer sistem izin veriyorsa noktalama işaretleri kullanarak şifrenizi daha da güçlü kılabilirsiniz. Ayrıca, şifrenizi bellirli periyotlarla güncelleyerek hesap güvenliğinizi artırabilirsiniz. Eğer başta belirttiğim ikinci durumun benzeri yaşanmışsa yapılacak çok fazla şey yok aslında. Yine şifrenizi güçlendirmeniz, hesabınızı korumanız için bir yöntem olabilir. İkici yöntem olarak, tanımadığınız kişilerden gelen arkadaşlık tekliflerini kabul etmeyebilirsiniz. Çünkü bazı “tanımadık kimseler” şifrenizi ve hesap bilgilerinizi ele geçirmek için oluşturulmuş “bot”lardır. Bu “kötü niyetlileri” diğer “görece iyi niyetliler”den ayırmak için, size istek gönderenlerin profillerine bir göz atabilirsiniz. Profil resmi ve paylaşılan diğer fotoğraflarda bir ilgisizlik, ya da verilen bilgilerde abartı veya çelişki olduğunu düşünüyorsanız, kişinin profilinden çıkın ve arkadaşlık isteğini reddedin. Unutmayın, geçen yıl 150 bin Facebook hesabı “arkadaşlık isteği gönderme” yöntemi ile çalındı. Bu yılın ilk haftalarında, Facebook kullanıcılarına musallat olan “Ramnit”in kurban sayısı ise 45 bin…

Sayfa Beğendirtme ve Bilgileri Ele Geçirme

Arkadaşlarınız sizden gelen postlardan şikayetçi mi? Haber kaynağınızda sizinle ilgisi olmayan paylaşımlar mı görüyorsunuz? Zihninizi biraz yoklayın ve yakın bir zamanda, ilginç başlıklı bir videoya tıklayıp tıklamadığınızı düşünün. Çünkü büyük ihtimalle böyle bir videoyu çalıştırdınız ve sizin sayfayı beğenmenizi sağlayan kodlar devreye girdi. Bu gibi durumlarda, yapabileceğiniz en basit şey sayfaya giderek, sayfayı beğenmekten vazgeçmek olacaktır. Ancak sizin adınıza postlama yapılması, daha farklı ve daha ciddi bir sorundan kaynaklanır. Malum videolara tıkladığınızda, bu videolar sizi bir uygulama sayfasına yönlendirebilir. Uygulamaya izin verdiğiniz takdirde, bilgileriniz bu uygulama ile paylaşılır ve sizin adınıza postlamalar yapılabilir. Bu durumda uygulanabilecek yöntem, uygulama sayfasına giderek (Hesap Ayarları > Uygulamalar > Düzenle) bu uygulamayı kaldırmak ve hesap bilgilerinize erişimini engellemektir. Ayrıca uygulama şifreniz yoksa, bir uygulama şifresi oluşturarak güvenliğinizi artırabilirsiniz. Son olarak sizin adınıza postlanan içerikleri kaldırmak ve durumunuzda yaşadığınız mağduriyeti paylaşmak, arkadaşlarınızın size olan bakışını düzeltmeye yardımcı olacaktır.

Unutmayın, bilgi çağında en önemli kaynak bilgidir. Kişisel bilgilerinizin önemli bir kısmını sosyal ağlarınızla paylaşıyorsunuz. Bu masum davranışınız, bazı kimseler tarafından kötüye kullanılabilir. Bu insanların mağdur ettiklerinden olmak istemiyorsanız güvenliğinize önem verin. Adres, telefon bilgilerinizi sosyal ağlarda paylaşmayın. Bağlı hesaplarınızın şifrelerinin birbirinden farklı olmasına dikkat edin.

2 Ocak 2012 Pazartesi

HAYATA BAĞLANMAKTAN HAYATI PAYLAŞMAYA

Günceli, popüler olanı takip etmek için Twitter’da trending topicleri incelemekten çok daha fazlasını yapabiliriz aslında. Mesela, markaların reklam sloganlarına, mottolarına bir göz gezdirebiliriz.

Çok değil, birkaç yıl öncesine kadar iletişimde kalite ölçütü kesintisiz bağlantı ve net ses transferiydi. GSM operatörlerinden, cep telefonu üreticilerine kadar her markanın iddiası, insanları “sürekli ve kesintisiz” bir şekilde “birbirlerine bağlamak” idi… Derken zaman değişti, teknoloji gelişti. Artık, sorunsuz bağlantı, billur gibi ses transferi bir artı olmaktan çıktı. Tüm bu özellikler, sunulması zorunlu olan standartlar haline geldi. Önce 2G ve wap sayesinde mobil internetle, ilkel bir formda olsa da, tanıştık. Sonra 3G geldi ve çok yüksek hızda mobil internetin keyfini çıkarır olduk. Dünya çapında yapılan araştırmalar da gösteriyor ki, insanlar interneti mobil olarak tüketme eğilimindeler. Çok yakın bir gelecekte mobil internet kullanımı, geleneksel olanı geçecek.


Facebook, Twitter ve YouTube gibi büyük sosyal paylaşım siteleri sayesinde bir kavram dillere pelesenk oldu: Paylaşım! Mahremiyet duygusunun anlamını giderek yitirdiği, şeffaflığın kavram sınırlarını aşarak nüdist bir hal aldığı böylesi bir dönemde, mütemadiyen elimiz “paylaş” butonuna gidiyor. Flickr’da, Picasa’da ya da Facebook’ta balayında çektirdiğimiz fotoğrafları “yakın çevremiz” ile, Fizy’de ya da SoundCloud’da müzik listelerimizi herkesle, en olmadık anılarımızı YouTube’da tüm dünyayla paylaşıyoruz. Hayatımız yaşamak ve yaşananları “paylaşmak” döngüsü içerisinde sürüp gidiyor. Hatta paylaşmak zamanla bir amaca dönüşüyor; sevdiğimiz restorana artık güzel yemekler yemek, hoş sohbet etmek için değil, “yakın çevremiz”e çok sosyal olduğumuzu kanıtlamak için gidiyoruz. Büyük harflerle söylemeye çekineceğimiz her türlü anıyı, Twitter’da tanımadığımız binlerle paylaşabiliyoruz. Kısacası, paylaşıyoruz…

Sürekli bağlantının, övünç kaynağından bir standart haline gelmesi ve paylaşmanın bu denli önemli olması markaları, sloganlarında “küçük” değişiklikler yapmaya itti. İnsanların birbirini takip ettiği, bir şeyleri beğendiği ya da bir yerlerin “mayor”ı olduğu bu zamanlarda, hala eski formlarda müşterilere seslenmek, sanırım, markalar için paralarını ve zamanlarını boşa harcamanın ötesine gidemezdi. Şimdi, markaların sloganlarındaki bu değişimi örnekler üzerinden inceleyelim.

2002 yılında, ABD’de, dünyanın önde gelen mobil ağ operatörü Verizon bir reklam kampanyası başlattı. Verizon çalışanı Paul Marcarelli, farklı lokasyonlarda telefon görüşmesi yapıyor ve sürekli olarak “Can you hear me now?”[1] sorusunu soruyordu. Verizon’un bu kampanya ile amacı, müşterilerine ne kadar kaliteli bir bağlantı sunduğunu kanıtlamaktı. Nitekim, Verizon’un bu kampanyası ABD’de uzunca bir süre konuşuldu; sanırım Verizon hedefine ulaşmayı başardı. 2010 yılında artık rüştünü ispatlamış olan marka, müşterilerine “Rule the air!”[2] dedi.
 
Nokia’nın “Connecting people” sloganını bilmeyen yoktur. Sloganın mors alfabesinde karşılığı olan “klasik melodisi” ile Nokia, yıllarca bu söz kalıbını beyinlerimize işledi. Mobil internetin hayal olduğu, WiFi’ın henüz yaygınlaşmadığı yıllarda insanların birbirine bağlanması ancak konuşmak ya da SMS atmakla mümkün oluyordu. Hal böyle olunca, markalar sloganlarında “bağlantı,” “iletişim,” “bağlantıda kalma” gibi sözcüklere vurgu yapıyorlardı. Sonra teknoloji ile birlikte iletişim artık, salt konuşmanın çok ötesine giderek farklı bir boyut kazandı. Markalar için artık, “paylaşım,” “anında,” “hızlı” gibi sözcükler önemliydi. Zira Nokia, N97 modelinin reklam kampanyası için “Yaşandığı anda internette!” sloganını, klasikleşmiş sloganının yerine tercih etti. Böylece, paylaşmanın öneminin markalar tarafından kavrandığının sinyalleri gelmeye başladı.

Turkcell, uzun yıllar boyunca sloganlarında “sorunsuz ve kesintisiz” bağlantı vurgusuna ayrı bir önem verdi. Çünkü, Turkcell’i rakiplerinden ayıran en önemli özellik sunduğu kaliteli bağlantıydı. Ancak, özellikle Vodafone’un Telsim’i satın almasıyla birlikte, Türkiye’de iletişimdeki kalite standartları yükselmeye başladı. Artık, neredeyse tüm operatörlerin birbirlerine yakın bağlantı kalitesi sunması nedeniyle, markalar “farklılaşmak” adına başka yollara yöneldiler. İlk hamle Turkcell’den geldi. Turkcell, “Turkcell’le bağlan hayata” şeklindeki sloganını yeni reklam kampanyasında “Hayat paylaşınca güzel” olarak değiştirdi. Zira, trend hayatı paylaşmaktı ve Turkcell bu yükselen trendi gözden kaçırmadı. Belki ileride, diğer GSM operatörleri de müşterilerine benzer bir şekilde seslenmeyi tercih ederler.

Sosyal medyanın sözcük dağarcığımıza kazandırdığı yeni kavramlarla birlikte, markaların müşterilerine seslenirken kullandıkları sözcükler de değişiyor. İhtiyaçların ve alışkanlıkların değişimi, sloganlardaki değişiklikleri de beraberinde getiriyor.



[1] Şimdi beni duyabiliyor musun?
[2] Havayı yönet!

23 Aralık 2011 Cuma

iPhone 4S’i Nereden Almalı?

Sonunda iPhone 4S, Türkiye’de resmi olarak satılmaya başladı. 16 Aralık’ta tüm GSM operatörleri ve Apple’ın Türkiye’deki resmi distribütörü Bilkom, aynı anda iPhone 4S’i Apple meraklılarıyla buluşturdu. Peki iPhone 4S nereden alınmalı? Hangi satıcı daha avantajlı? Tüm soruların cevabı, bu yazının içerisinde…

2011’in son çeyreğinde lansmanı yapılan iPhone 4S, Apple meraklıları için bir hayalkırıklığı yarattı. Çünkü neredeyse tüm dünya, tamamen yenilenmiş bir iPhone 5 bekliyordu. Ancak iPhone 4S iCloud, iOS 5 ve elbette Siri gibi özellikleri ile bu hayalkırıklığını büyük bir heyecana dönüştürdü. Beklentiler, iPhone 4S’in Kasım ayında, Türkiye’de satışına başlanacağı yönündeydi. Ancak, Apple’ın Kasım ayının başında açıkladığı listede Türkiye yoktu.

16 Aralık’a kadarki süreçte Apple hayranları, yurtdışından tedarik edilen, küçük satıcıların e-ticaret sitelerinde sattıkları iPhone 4S’lerle yetinmek zorundaydı. Ancak bu ürünler 1 yıllık uluslararası garanti kapsamındaydı ve bu garanti Türkiye’de geçerli değildi. Bu nedenle, binlerce liranın havaya uçması riski yüksekti. Zira, yurtdışından gelen haberler pek de içaçıcı değildi; iPhone 4S’de batarya problemi gibi birtakım sorunlarla karşılaşılıyordu.

Şimdi hangi satıcının, iPhone 4S’e ne kadar fiyat biçtiğine bakalım…

AVEA

Avea iPhone 4S'i müşterilerine, iki farklı paket ve üç ayrı taksitlendirme seçeneği ile sunuyor. Küçük paketle her yöne 250 dk konuşma süresi, her yöne 250 SMS ve 4 GB’lık internet paketinden yararlanılabiliyor. Büyük pakette ise, her yöne 1000 dk konuşma süresi ve 1000 SMS, ayrıca 4 GB internet yer alıyor. Ayrıca Avea, iPhone kampanyasından yararlanan bireysel müşterilerine yıl sonuna kadar sınırsız WiFi’yı ücretsiz sunuyor.

Avea’nın fiyatlandırması ise şöyle:



BİLKOM

Apple’ın Türkiye’deki tek resmi distribütörü Bilkom, iPhone 4S’in 16 GB’lık modelini müşterilerine, 2.070 TL’den sunuyor. 32 GB kapasiteli iPhone 4S’in fiyatı ise 2.442 TL. En pahalı model olan 64 GB’lık iPhone 4S, 2.812 TL’den satılıyor. Bu fiyatlara KDV dahil. Ayrıca, renk seçenekleri için ekstra ücret alınmıyor.

TURKCELL

Turkcell, müşterilerine iPhone 4S için 6 ayrı paket sunuyor. Turkcell iPhone kampanyasından yararlanan müşteriler, 1 aylık mobiltv’den ücretsiz yararlanabiliyorlar. Turkcell’in müşterilerine bir sürprizi daha var: 3 ay boyunca 50 şarkı ücretsiz! 24 aylık kontratla, iPhone 4S’i Turkcell’liler şu fiyatlarla satın alabiliyorlar:

VODAFONE

Vodafone’lular birbirinden farklı 4 paket seçeneği ile iPhone 4S sahibi olabiliyorlar. Vodafone müşterilerine iPhone 4S kampanyası dahilinde, 30 MB’lık yurtdışı internet paketi, 3 aylık mobiltv ve Red ile kişiye özel hizmetler sunuyor. Vodafone’un iPhone 4S için belirlediği fiyatlar ise şöyle:


Her marka, farklı fiyat ve paketlerle iPhone 4S için avantajlı teklifler sunuyor. Açıkçası, aralarında seçim yapmak oldukça güç… Neyse, yine de karar sizlerin elbette.

NOT: Burada yer alan fiyat ve kampanyalar 23.12.2011 tarihinde ilgili firmaların resmi internet sitelerinde yer alan bilgiler derlenerek hazırlanmıştır. Her firma fiyatlarda ve kampanyalarda değişim yapma hakkını saklı tutar. Detaylı bilgi için markaların internet sitelerini ziyaret edebilirsiniz.

7 Aralık 2011 Çarşamba

GERILLA PAZARLAMA: AZ PARA ÇOK İŞ

TDK’ya göre gerilla, düzenli bir orduya karşı küçük birlikler hâlinde çatışan, hafif silahlarla donatılmış topluluk… O halde gerilla pazarlama da ne? Kim kiminle çatışıyor? Burada elbette silah yok, şiddet yok… Aksine fikir var, yaratıcılık var, çaba var…

Rekabetin olmadığı hiçbir alan yok. Öyle bir alan olsa bile orada para yok… Hal böyle olunca, benzerlerden sıyrılmak, fark yaratmak, için bir şeyler yapmak gerekiyor. Ancak “o bir şeyler” genellikle mass media kullanılarak yapılmaya çalışılıyor. Peki “o kadar para”sı olmayanlar ne yapıyor? Bu yazı, tam olarak bu sorunun yanıtını arıyor…

Birazdan anlatacağım başarı öyküsü beni her zaman etkilemiştir ve açıkçası gerilla pazarlamayı bu öyküden daha iyi açıklayabilen başka bir şey yok! Öykünün baş kahramanı Japon bir tekstil atölyesi. Bu atölye, esnemeyen pamuklu bluzlar ve terletmeyen kaşmir trikolar üretiyor. Takdir edersiniz ki tekstil ya da daha şık deyimiyle moda sektörü rekabetin en “kanlı” olduğu alan. Eğer yeteri kadar paranız yoksa, dünyaya sesinizi duyurmanız neredeyse imkansızdır bu sektörde. Japon üretici bu durumu çok iyi kavrıyor ve yola bu bilinçle çıkıyor. Kamera, birkaç oyuncu ve basit bir algoritma bu mütevazı üreticiyi, bir anda, “patronlar klübü”ne üye yapmayı başarıyor. Şöyle ki, bu üreticinin en büyük iddiası ürettiği ürünlerin “asla” esnemeyeceği ve terletmeyeceği… Bunu en iyi nasıl anlatır? Japon üreticinin sitesine girdiğinizde flash bir video karşılıyor sizi, sürekli olarak artan rakamlar ve “enteresan” figürlerle hareket eden birkaç kişi… Videonun son bulacağını ve sayfanın açılacağını bekliyorsunuz. Ancak o an asla gelmiyor… Bu döngünün “n”i sonsuz çünkü… Onlar sonsuza kadar hareket etmeye devam ediyorlar… Ancak giydikleri kıyafetler ne esniyor ne de terletiyor… Az parayla Japon üreticimiz iddiasını, farklı bir yolla da olsa, kanıtlıyor…




Gerilla pazarlamanın “ne olduğu”nu gösteren bir diğer başarılı örnek yine bir tekstil firmasından: Wonderbra… Bilenleriniz var mı? Beyler? Siz, hanımlar? Wonderbra adından da anlaşılacağı gibi bir iç giyim firması…
Aramızda henüz yeni Wonderbra… Ancak yaptığı pazarlama çalışmalarıyla pazardaki “abi”lerine taş çıkarıyor… Wonderbra’nın lansmanına kadar dedikodu gazatelerine ABD’nin en ünlü department storelarından birine “bir şey” geleceği haberi uçuruluyor. “O gün” gelene kadar kimse “o şey”in ne olduğunu bilmiyor. Gün gelip çatıyor ve çok sayıdaki özel davetlilerin arasına zırhlı araçlar yanaşıyor. Yoğun koruma önlemleri ile bu araçlardan mağazanın içine paketler taşınıyor. Elbette herkes, bu kadar değerli olan “şey”in ne olduğunu merak ediyor. Akabinde Wonderbra’lı mankenler teşrif ediyorlar. O gün mağazaya gelen tüm Wonderbralar satılıyor. Marka bir anda medyanın gündemine oturuyor ve çok kısa sürede sektörün kral tahtına oturuyor.

Elbette başarılı gerilla çalışmaları yukarıda sayılanlardan ibaret değil… Her geçen gün, başka bir pazarlama çalışması ile karşı karşıya kalıyoruz. Hepsi, bir önceki örneğinden daha farklı ve daha şaşırtıcı oluyor. Rekabet kızıştıkça, küçük fakat yaratıcı markalar “farklı” çalışmaları ile karşımıza çıkıyor. Bize de burada yazmak düşüyor…

17 Kasım 2011 Perşembe

YENİ MEDYANIN YENİ YILDIZLARI: JUSTIN BIEBER


Sean Parker, Napster’ı kurarak bir dönemin fitilini ateşledi. Bu dönem “download”ların, “upload”ların havada uçuştuğu; “megabayt”ların, “gigabayt”ların su gibi tüketildiği bir dönemdi. Lars Ulrich’in nafile çabaları bu “düzen”i durdurmaya yetmedi… Albüm satışları gitti, takipçi sayısı geldi. Kısacası, “ünlülerin başarıları”nı değerlendirme ölçütlerimiz değişti…
Facebook sayfasını 40 milyona yakın insan beğeniyor, Twitter’da 14 milyondan fazla takipçisi var, YouTube’da tribute videoları bile en az bir milyon kişi tarafından izleniyor… Evet, Justin Bieber’dan bahsediyorum. Seveni kadar nefret edeni de çok. Ancak Bieber’ı bir proje olarak değerlendirirsek, PR’ını ve pazarlama çalışmalarını son derece başarılı bulduğumu itiraf etmek istiyorum. Amerikalıların ağızlarını şekilden şekile sokarak telafuz ettikleri “Bieber fever” söner mi bilinmez… En azından, yakın gelecek için bu pek mümkün görünmüyor. Peki bu başarının sırrı ne? Nasıl oldu da 17’sine henüz girmiş bir çocuk ABD’den Japonya’ya fersahlar boyu bir hayran kitlesi yaratabildi?
Bilinen hikaye, video paylaşım sitesi Youtube'a koyduğu videoların 2008 yılında Scoot Braun tarafından keşfedilmesiyle Bieber’ın kariyerinin başladığı şeklinde… Ancak, kısa süre önce Bieber’ın bağlı bulunduğu prodüksiyon şirketi, hikayenin böyle olmadığını açıkladı. Justin Bieber, düşündüğümüzden çok daha önce keşfedilmişti. Fakat bu yeni cevherin yeni medyaya, uygun bir şekilde sunulması gerekiyordu. Zira klişe pazarlama yöntemleri, artık, para etmiyordu. Hal böyle olunca, değişen koşullara uygun bir proje yürütülmesi yönünde karar alındı. Bieber projesi başlatılmıştı ve projenin başlangıç noktası YouTube olacaktı.
Küçük bir çocuk, evde çektiği videoları YouTube’daki hesabından yayınlamaya başladı… Birkaç ay içerisinde hatırı sayılır izlenme sayısına ulaşan videoların sahibinin akıbeti merak konusu oldu. Çok geçmeden, Scoot Braun’un bu yetenekli gencin menajerliğine talip olduğu haberleri geldi. Sonrası, hepinizin bildiği hikaye… Kurgu o kadar başarılıydı ki, herkes tüm bu olanları doğal bir süreç olarak karşıladı. Çocuk yetenekliydi… ABD bir fırsatlar ülkesiydi… Bir gecede ünlü olmak alışılmışın dışında değildi. Ancak kurgunun amacı zaten, bu duyguyu yaratabilmekti. Çünkü Bieber’ın “amatör” videolarını izleyen herkes, kendini bu “başarının” bir mimarı olarak görecekti. Şu anda Bieber hayranı tüm genç kızlar, onu kendilerinin keşfettiğini iddia ediyorlar. Bu iddiaların doğruluğunun hiçbir önemi yok. Önemli olan Justin Bieber, bugün milyonları peşinden sürükleyen bir pop yıldızı mı? Sorunun yanıtı sizde…
Yeni medya yeni yıldızlar doğuyor. Alışılmış kalıplar yıkılıyor, başarı ölçütleri değişiyor. Haliyle starların doğuş hikayeleri de farkılılaşmaya başlıyor. Bakalım “şu” yeni medya, daha ne yenilikler doğrucak? Merakla bekliyoruz…
NOT: Justin Bieber’ın doğuş hikayesini, www.facebook.com/sosyalmedyacalismalari adresindeki videodan izleyebilirsiniz.

HAREKETE GEÇİRTEN KAMPANYALAR


Bazı kampanyalar var ki, bizi fazlasıyla “rahatsız” ediyorlar. Bu kampanyaları gördüğümüzde “bir şeyler” yapmadığımız için kendimizi suçlu hissediyoruz. Önyargılarımızın saçmalığını, görmezden gelişlerimizin yanlışlığını adeta gözümüze sokuyorlar onlar… Ne iyi ki, böyle kampanyalar var…
Dün Benetton, inanılmaz güzellikte bir kampanyayı ateşledi. Ateş topu sosyal medyaya o kadar hızlı düştü ki, bu yazıyı yazmayı bir zorunluluk olarak gördüm. Kampanya’nın videosunu Sosyal Medya Çalışmaları’nın Facebook sayfasında paylaştığımda, videoyu izleyen kişi sayısı 305’ti. Aradan yalnızca 24 saat geçti, o videonun şu anki izlenme sayısı 126.220… Sosyal medya, bazı “güzel” işlerin insanlara ulaşmasını dakikalara indirebiliyor. Bu hız, geleneksel medyanın erişebileceği hızın çok üzerinde. Hal böyle olunca, bilgi atom parçaları gibi dağılıyor… Kimileri bunu “ürkütücü” buluyor, bense bunu “inanılmaz” buluyorum…
Product Red
HIV ve AIDS, ne yazık ki günümüzün en büyük sorunlarından birisi… Afrika’da her yıl binlerce insan, HIV virüsünün neden olduğu AIDS yüzünden hayatını kaybediyor. Batı’da da kurbanlarının sayısı bir hayli yüksek AIDS’in. Ancak asıl sorun HIV ve AIDS ile ilgili bilinen yanlışlar ve önyargılar… HIV ile temas eden kişiler, zaman kaybetmeden sağlık birimlerine başvururlarsa, AIDS’e yakalanma risklerini önemli ölçüde azaltıyor, hayat sürelerini ise uzatabiliyorlar. Fakat HIV ve AIDS’e gösterilen toplumsal önyargı, bu insanların toplumdan uzaklaşmalarına, hastalıklarını gizleyip kendilerini ölüme terketmelerine sebep oluyor. 
Product Red, aralarında Starbuks, Apple, Converse, Gap ve Microsoft gibi markaların da yer aldığı pek çok uluslararası firma tarafından desteklenen bir proje. Product Red ile, insanlarda HIV ve AIDS’e karşı bilinç kazandırılmaya çalışılıyor. Ayrıca kurulan vakıfla bu hastalığa yakalananların tedavisi, korunma yöntemlerinin çoğaltılması için gereken mebla da karşılanmaya çalışılıyor. (RED) amblemi taşıyan ürünlerden elde edilen gelir HIV ve AIDS’le mücadele için harcanıyor.
The World of United Colors
Önyargılarımız… Bize en büyük günahları onlar işletiyor, en büyük acılarımızı onlar yüzünden yaşıyoruz… Oysa ki, farklılıklar, ayrılıklar, renkler onlar bizim zenginliklerimiz. İnsanlar, ten renkleri, cinsiyetleri ya da dini inançları ile değil dünyayı yorumlama şekilleri ile birbirlerinden ayrılırlar…
İtalyan moda devi, yıllar önce “The World of United Colors” kampanyası ile, önyargılarımızın ne kadar saçma ve gereksiz olduğunu hatırlatmıştı bizlere. Beyaz bir bebeği emziren siyah bir kadın… O zamana kadar biraraya gelmeleri ne kadar tuhaftı bizler için… Oysa unuttuğumuz, siyah ya da beyaz annenin, kadının, hep aynı olduğuydu. Onların sayesinde bu dünyada vardık ve onlarla bu dünya güzeldi… Rengimiz ne olursa olsun, aynı kalbi taşıyorduk. Aynı yaşıyorduk, aynı hissediyorduk, aynı suçları işliyorduk… Farklı olan görünüşlerimiz değil, fikirlerimizdi o kadar. Şimdi, o kampanyayı düşününce bunları bir kez daha hatırlıyorum.
Global Warming Ready
Küresel ısınma… Hepimiz artık aşinayız değil mi bu kavrama? Peki bu kavramdan ne anlıyoruz? Dünya ısınıyor mu? Yer küre sonuna mı yaklaştı? Tüm o “uzay araştırmaları” insanın yok olmaya sürüklediği dünyadan kaçış çabası mı? Peki, “küresel ısınma”yı önlemek için bizler neler yapıyoruz?
Birkaç yıl evvel, Diesel kendine yakışır bir şekilde farklı bir kampanya ile karşımıza çıktı. Küresel Isınma Hazır (Global Warming Ready) diyordu… Peki insanlık, buna hazır mıydı? İronik bir yaklaşımla, Diesel bize bu soruyu bir sezon boyunca sordurdu (Görünen o ki hala sorduruyor.) Billboardları süsleyen görsellerde Çin Setti kumlara gömülmüş, Mount Rushmore bir plaja dönüşmüştü.
Hala önyargılarımızdan kurtulamadık, yedi milyarlık dünyada kimse kimseye tahammül edemiyor. Tüm bu olumsuzluklar, birilerine ilham verecek, daha da güzel kampanyalar ortaya çıkacak. Sorunlar yok olacak mı? Sizce?
NOT: 16 Kasım 2011’de, Paris’te lansmanı yapılan Benetton’ın “Unhate” kampanyasında Papa ve Kahireli bir imam fotomontajla öpüştürülmüştü. 17 Kasım 2011’de Papa, Benetton’ı kınadığını açıkladı. Bu kampanyanın resimlerine facebook.com/sosyalmedyacalismalari’ndan ulaşabilir ya da unhatefoundation.org adresini ziyaret edebilirsiniz.

KANYON'A RENK GELDİ



Güzelliği, sivri dili ve farklılığıyla her zaman kendinden söz ettirmeyi başaran Ayşe Arman, çalışma ofisini İstanbul’un trend alışveriş merkezi Kanyon’a taşıdı… 16-19 Kasım tarihleri arasında Ayşe Arman’ın hoş sohbetine konuk olabilir, onu daha yakından tanıma fırsatı yakalayabilirsiniz.
Hürriyet Gazetesi’nin uçarı köşeyazarı Ayşe Arman, ilişkiler üzerine yazdığı yazılarla kendine hatırı sayılır bir hayran kitlesi yarattı. Alman bir anne ile Türk bir babanın kızı olan Ayşe Arman’ın Epsilon yayınlarından çıkan iki kitabı var.
Son günlerin trend alışveriş merkezi Kanyon, bugünlerde özel bir konuğu ağırlıyor… Giriş katında, Starbucks ile House Café arasında küçük, renkli mi renkli bir camekan karışılıyor sizi. Biraz yaklaşınca anlıyorsunuz ki bu bir çalışma ofisi… Ama kimin? Radikal yazıdizileri, sivri dili ve güçlü kalemiyle adını sık sık duyduğumuz Ayşe Arman’ın ofisi bu… Önünde bir kalabalık var… Takdir edersiniz ki, kitlenin büyük bir kısmı bayanlardan oluşuyor. Camekanın içinde koyu bir sohbet var, Ayşe Arman konuklarına hararetli bir şeyler anlatıyor. Herkesin bu sohbetten keyif aldığı belli. Siz de bu sohbete katılmak isterseniz, Kanyon’a bir uğrayıp Ayşe Arman’ın bu küçük ofisinin kapısını çalabilirsiniz.
Yazılarını okumaktan keyif aldığımız yazarların, arada bir de olsa, aramıza karışıp bizleri hoş sohbetlerine ortak etmesi sevindirici doğrusu… Ayşe Arman’ı tebrik ediyorum… Bravo!

5 Kasım 2011 Cumartesi

SOSYAL MEDYADA LORDLAR KAMARASI VAR MI?



Geleneksel medya, hep, küçük bir azınlık tarafından yönetildiği için eleştirildi. Kimi zaman geleneksel medyanın, bu küçük azınlığın elinde bir “oyuncak” olduğu dahi iddia edildi. Bunların ne kadarı doğruydu, ne kadarı yanlıştı hala tartışılıyor… Şimdi aynı tartışmalar sosyal medya için de başlatıldı. Peki, sosyal medyanın lordlar kamarası var mı?


Hürriyet Gazetesi yazarı Ertuğtul Özkök, köşesinde Twitter’a verdi veriştirdi. Yazısında Özkök, Twitter’ın, “küçük bir azınlığın domine ettiği” bir sosyal paylaşım alanı olduğunu ve sanıldığı kadar “sosyal” bir mecra olmadığını iddia etti. Bu iddiasının dayanak noktası ise, ABD’li psikolog yazar Daniel Kahneman’ın Twitter hakkında yaptığı araştırmalara yer verdiği kitabı… Kitapta yer alan veriler bir hayli ilginç… Kahneman’ın araştırmasına göre, Twitter’ın iki yüz milyon kayıtlı kullancısı var. Bu kullanıcıların yüz milyonu, Twitter’ı aktif olarak kullanıyor. Twitter’ın “iç”inden elde edilen bilgiye göre ise, aktif kullanıcı sayısı elli milyon… Yani elli milyon kişi, ayda en az bir kez bir “tweet” atıyor. Ancak Twitter’daki içeriğin yarısını yalnızca yirmi bin kişilik, ünlüler, yazarlar, bloggerlar üretiyor. Diğer içerikse, kalan kırk dokuz milyon sekiz yüz seksen bin kişinin ürünü… Hal böyle olunca, acaba sosyal medya da geleneksel medya gibi, küçük bir “elit” sınıf tarafından mı yönlendiriliyor sorusu akla geliyor.
Bu konuya tekrar döneceğimizi belirtip, bir başka habere geçmek istiyorum.
Bu hafta, siyasilerden sosyal medyaya birbiri ardına gelen eleştirilerle geçti. Kimileri, sosyal medyanın “kirliliği”nden yakındı, kimileri ise “kotrolsüz”lüğünden… Sosyal medya, “sıradan insan”a söz hakkı tanıyan bir paylaşım alanı mı yoksa herkesin birbirine kolayca iftira atabileceği bir korku tüneli mi? Bazı siyaset adamlarına göre, sosyal medyada “gereksiz” bir insan kalabalığı var. Bu fazlalık hali, içeriklerin de “kirli,” “abartılı,” “yersiz” olmasına neden oluyor.
Sabah Gazetesi’nde yer alan habere göre, başbakan yardımcısı Bülent Arınç, verdiği bir demeçte sosyal medyadaki kalabalıktan dert yandı. Twitter’da yer aldığını hatırlatan Arınç, sosyal medyanın gücünün farkında olduğunu ve artık onsuz bir dünyanın olamayacağını aktardı. Bülent Arınç, Twitter’da yetmiş bin takipçisi olduğunu, vakit bulduğu zamanlarda kendisinin Twitter üzerinden paylaşımda bulunduğunu ancak bunu, çoğu zaman danışmanlarına bıraktığını ifade etti. Facebook’un ayrı bir dünya olduğunu ve burada yer almadığını söyleyen Arınç’a göre, sosyal medyada bir insan fazlalığı var ve bu fazlalığın “seleksiyon”a uğraması gerekiyor. İyi niyetli paylaşımların, bazılarınca kötüye kullanıldığından ve yapıcı olmayan ağır ve kötü eleştirilerin sosyal medyada kolayca yayılmasından şikayetçi olduğunu ifade eden Arınç, sosyal medyanın “elenmeye” ihtiyacı olduğunu söyledi.
Yazının başına dönecek olursak, Özkök sosyal medyadaki kalabalığın “kuru kalabalık” olduğunu, birkaç kişi dışında içerik üretenin olmadığını iddia ediyordu. Başbakan yardımcısı Arınç ise, hem insan sayısının hem de üretilen içeriğin hacminin “fazla” ve “gereksiz” olduğunu söylüyor. Gerçekten sosyal medyadaki insan sayısı bu kadar fazla mı? Ya da, sosyal medyada var olanlar yalnızca “var olmak” için mi oradalar yoksa bir şeyler üretebiliyorlar mı? Bu tamamen sizin bakış açınıza bağlı…
Her gün milyonlarca video internete yükleniyor. Bu milyonlarca video, milyonlarca insan tarafından paylaşılıyor, beğeniliyor, yorumlanıyor. Her gün Türkiye’de milyonlarca kullanıcı, haberleri internetten okuyor. Bu haberleri paylaşıyor, eleştiriyor, tartışıyor (burada da olduğu gibi). Bundan birkaç yıl evvel, insanların seslerini “bu denli” duyurma şansları yoktu. Ancak şimdi, sosyal medya sayesinde insanlar, her şeyi eleştiriyor, tartışıyor, tartışmaya açıyor… Bu durumun, korkulacak, çekinilecek ya da abartılacak bir yanı yok. Sıradan insan da sesini çıkarabiliyor artık, o kadar…
Sosyal medyada iddia edildiği gibi bir “lordlar kamarası” var mıdır bilinmez. Ancak gerçek şu ki, o “kamara” kurulmadan önce, sıradan insanlar burada bir şeyler üretiyordu… Sosyal medya giderek geleneksel medyaya mı benziyor sorusunu sormak yerine, geleneksel medya sosyal medyaya müdahale mi etmeye çalışıyor sorusunu sormak daha mı sağlıklı olur? Nedersiniz?...
NOT: Bu yazıda yer alan haberlerin detayları için, aşağıda yer alan linklere başvurunuz:

1 Kasım 2011 Salı

GMAIL APP YOLDA

Cnet’in haberine göre teknoloji devi Google, iPhone için bir Gmail App hazırlığında…

Cnet’te yer alan habere göre, TechCrunch’ın köşeyazarı MG Siegler blogunda, Google’ın iPhone için bir Gmail App hazırlığında olduğunu yazdı. Halehazırdaki iPhone kullanıcılarının mobil web uygulaması ile Gmail hesaplarına erişebildiklerini kaydeden Siegler, bu uygulamanın iPhone kullanıcılarının işini kolaylaştıracağını aktardı. Gmail uygulamasının en büyük avantajı elbette “Put Notification”lar olacak, böylelikle kullanıcılar posta kutularına gelen maillerden anında haberdar olabilecekler… Siegler’ın iddiasına göre bu uygulama ile Google+ ile de tam bir senkronizasyon sağlanabilecek… (Haberin detaylarına bu linkten ulaşabilirsiniz: http://news.cnet.com/8301-1023_3-20128329-93/gmail-app-for-ios-getting-closer-report-says/?tag=mncol)
NOT: MG Siegler'ın profiline bu adresten ulaşabilirsiniz: http://www.crunchbase.com/person/mg-siegler

iPhone 4S Kasım’da da Gelmiyor!

Apple’ın bugün yaptığı açıklamaya göre iPhone 4S, 11 Kasım’dan itibaren 15 ülkede daha satışta olacak. 29 ülkede satışta olan iPhone 4S’in Türkiye’ye geliş tarihi ile ilgili hala resmi bir açıklama yok. Ancak, Cnet’in haberine göre Apple, bu yıl sonuna kadar 70 ülkede iPhone 4S satışı gerçekleştirmeyi planlıyor.
4 Ekim’de lansmanı yapılan iPhone 4S, 14 Ekim tarihinden itibaren başta ABD ve Kanada olmak üzere birçok ülkede satılmaya başlanmıştı. Türkiye’de de birçok Apple hayranı tarafından sabırsızlıkla beklenen iPhone 4S’in Kasım sonunda, Türkiye’de satışına başlanacağına dair dedikodular sosyal medyada yayılırken Apple’ın bugünkü açıklamasıyla hayaller suya düştü. Aralarında Yunanistan, Ermenistan ve Bulgaristan gibi sınır komşularımızın da olduğu 15 ülkelik listede ne yazık ki, Türkiye’nin adı yok… Kısacası kaderimiz bir sonraki açıklamaya bağlı. Ancak sevindirici olan, Apple’ın yıl sonuna kadar iPhone 4S’i, 70 ülke pazarına sokacağı öngörüsü… (Haberin ayrıntıları için lütfen linke tıklayın: http://news.cnet.com/8301-13579_3-20128346-37/iphone-4s-hitting-15-more-countries-on-november-11/?tag=mncol)