28 Ekim 2011 Cuma

TÜKETİYORUM TÜKETİYORSUN TÜKETİYOR

“Bana lükslerimi verin, gereksinimlerim olmadan da yaşarım...”
Oscar Wilde

20. yüzyıl, özellikle Batı’da, toplumların temel gereksinimlerinin çok üzerinde bir üretimin gerçekleştiği ve bireylerin ihtiyaçlarının farklılaştığı, çeşitlendiği ve arttığı bir yüzyıl olarak dikkat çeker. Kişi başına düşen gelirin artmasıyla birlikte gelişmiş toplumlarda “refah devleti” olgusu yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu olgu, şüphesiz, Rostow (1999, 25)’un da belirttiği gibi modern toplumun teknolojiyi bir amaç olarak kabul etmekten vazgeçmesiyle ortaya çıkmıştır. Refah devleti, Batı toplumunun, teknik olgunlaşmanın ilerisine gitmesinin bir sonucu olarak doğmuştur. Bunun en açık örneği birçok hanede, elektrikli ev eşyalarının kullanımının yaygınlaşmasıdır. Batı toplumlarında, sözgelimi ABD’de, yirminci yüzyılla birlikte kentleşme ve yörekentleşme (banliyöleşme) hız kazanmıştır. Bu gelişmeyi daha önceki dönemlerden ayıran nokta, artık, bu yörekentlere de “kitle üretimi” ürünlerinin ulaşabiliyor olmasıdır. Rostow’un “kitle tüketimi merhalesi” olarak tanımladığı aşama, işte bu özelliklerin tümüne (ya da birçoğuna) sahiptir (a.g.e., 25-27). 20. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde Batı’da, Güneydoğu Asya ve Japonya’da, daha çok kişi mal ve hizmetlere ulaşabilir duruma gelmiştir. Bu durum toplumların gözünde kapitalizmi, bir sistem olarak, daha cazip kılmıştır. Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği’nde, özellikle 1980’lerden sonra, kapitalizme ve sistemin ürünlerine karşı bir “yumuşama” başladı çünkü sistem onlara ihtiyaçları olan (ya da ihtiyaçları olduğuna inandırılan) malları sunuyordu. Tüketim olgusu, birtakım sosyal, kültürel ve ekonomik uygulamalarla ve tüketim ideolojisinin etkisiyle sıradan insanların gözünde kapitalizmi, ideal bir sistem olarak, meşrulaştırmaktaydı (Bocock, 2009, 11-12). Tüm bu anlatılan durumlar, Habermas (1976’dan aktaran Bocock, 2009, 11)’ın “meşrulaştırma krizi” olarak tanımladığı olguyu açıklamaktadır.

Tüketim toplumunu, salt bireyin tüketimindeki artış olarak düşünmek yanlış olacaktır. Zira, toplum yararına üçüncü kişiler (daha çok yönetim) tarafından ve genellikle bölüşüm adaletsizliğini azaltmak adına yapılan hizmetlerin artması da tüketim toplumunun belirleyici özelliklerindendir. Tüketim toplumunda, kamusal harcamaların, mal ve hizmetlerden daha yoğun bir şekilde insana yöneldiği görülür. Yönetici unsurun amaçladığı gelir adaletsizliğini azaltmak, diğer bir değişle fırsat eşitliği yaratmaktır. Ancak gelir bölüşümündeki adil olmayan yapının tek suçlusunun yönetim olduğunu düşünmek büyük bir yanılgıdır. Sözgelimi, eğitim konusunda kuşaktan kuşağa aktarılan bir adaletsizliğin varlığı aşikardır; Fransa’da serbest meslek sahibi bir babanın erkek çocuğunun, işçi bir babanın çocuğuna göre, yüksek öğrenime devam etme şansı daha yüksektir. Fakat yine de denilebilir ki, yönetimin yeniden dağıtımcı yapısının farklılıkları koruyan bir şekilde işlemesi, iktidar sisteminin bir parçası ya da bir taktik öğesidir (Baudrillard, 2008, 30-34).

Tüketim toplumunun, muhtemelen, en büyük açmazı üretimini ve dolayısıyla tüketimini artırmak için, sürekli olarak, bir “zarar”a katlanmasıdır. Üretim artışına ve (dolaylı ya da doğrudan) kentleşmenin hız kazanmasına bağlı olarak modern toplum, trafik, hava kirliliği, gürültü kirliliği ve stres gibi sorunlarla karşı karşıya kalmaktadır. Kitle üretimi ile oluşan bu zararlar, GSYİH’ya hiçbir şekilde yansıtılamayacağından, tüketim (ya da harcama baz alınarak hesaplanan GSYİH) asla gerçeği yansıtmayacaktır. Sözgelimi, kitle üretiminin ve tüketim kültürünün yarattığı “kültürel zarar”ı hesaplamak ve bunu GSYİH’ya dahil etmek imkansızdır. Sistem, yarattığı sorunlara çözüm üretirken yeni sorunlara neden olmakta, neden olduğu yeni sorunlara çözüm yolları ararken tekrar yeni sorunlar ortaya çıkartmaktadır. Böylece sistem, sürekli olarak yerinde saymaktadır. Halbuki bir sistem, bedeli verimine eşit yahut verimi aşar duruma geldiği anda etkisizdir. Tüketim toplumu henüz, bu aşamaya gelmemiştir ancak sistemin, her yana yayılan düzensiz bir işleyiş eğiliminde olduğu da bir gerçektir. GSYİH içerisinde yalnızca “hesaplanabilir” öğeler yer alır. Bu bağlamda, GSYİH hesaplanırken kadınların ev emeği, araştırma ve kültür gibi öğeler kullanılmazlar. Öte yandan, “üretilen her şey kutsaldır” prensibi gereği işe gidip gelmek için yapılan ulaşım giderleri dahi tüketim harcaması olarak GSYİH’ya eklenir (a.g.e., 35-38). Bu durumda şu soruyu sormak yerinde olacaktır: Tüm bu eksikliklerine rağmen GSYİH ya da başka bir değişle tüketim, ülkelerin gelişmişlik düzeylerini hesaplamada ne kadar doğru bir araçtır?

Tüketmeyi, “yok etmek, harcamak, bitirmek, israf etmek” gibi sözcüklerle açıklamak mümkündür. Kapitalist toplumlarda ve devlet sosyalizmi toplumlarında, harcama ve israf olarak tüketimin, üretim tarafından denetlenmesi gibi paradoksal bir durum söz konusudur. Tüketim toplumunda, üretilen mallar simgeleştirilir, tüketicinin zihninde yeni imajlar oluşturulur. İşte tüketim toplumu, kıtlık sorununun ötesinde, üretimin çok büyük kısmının tüketilmesi için başıboşluğun ve serbest malların özendirildiği, simgesel malların ve imajların yoğunlaştığı bir düzende ortaya çıkar. Tüketim toplumunda, biz iktisatçılar tarafından dikkat edilmesi gereken husus bu nedenle, “kıtlık” değil, “israf” olmalıdır (Featherstone, 2005,48-50). Savurganlık toplumunun kendisini var edebilmesi için tüketmesi gerekir. Mevkisini korumak için cemiyet, daha fazla faydasız müsriflik (wasteful expenditure) yapmak zorundadır. Bu sebepledir ki, zamanının üretim kahramanlarının yerini, tüketim toplumunda, tüketim kahramanları aldı; artık, harcamanın sınırlarını zorlayan insanlara tapıyoruz (adore). Bu durumda klasik iktisat öğretisinin savunduğu “rasyonel insan,” “rasyonalite” ve “fayda” kavramları, bir üst toplumsal işlevsellikle rasyonel bir faydacılığın yerine geçen irrasyonel savurganlık ile çöküşe uğramaktadır. Savurganlığı rasyonel kılan şey, toplumun tüketimi, üretim ile yok etme arasında bir araç olarak görmesidir. Sistemde yaratılan her şey, ürünlerin kullanım ömürlerini kısaltmak için vardır: Reklamın amacı bir malın kullanım değerini artırmak değildir, aksine o malın kullanım değerini ve süresini azaltmaktır. Sistem, bireyi savurganlığa itebilmek için, ona yeni ürünler vaat eder. Tüketim kültürü size şunu yapar; “git ve Starbucks’tan kahve al, çünkü ona ihtiyacın var.”[1] Ya da, “arabanızı çarpın, gerisini sigorta halleder.” (Baudrillard, 2008, 40-47).

Endüstriyel üretimin artmasıyla birlikte, özellikle A.B.D.’de, ticaret ve imalat ile uğraşan ve bundan önemli bir refah sağlayan zengin bir orta sınıf belirmeye başladı. Bu sınıfın, daha önceki yüzyıllardaki ilkel örneği olan burjuva sınıfıyla benzer bir yanı vardı; aristokrasiye ve aristokrat yaşam tarzına imrenme. Amerikalı sosyolog Veblen, Amerikan orta-üst sınıfının davranışlarını incelemiş ve bu sınıfın üyelerinin, Avrupa’daki aristokrat sınıfın davranışlarını taklit ettiğini görmüştür. Bu yeni-aristokrat sınıf, kendi varlığını ispatlayabilmek için “gösterişçi tüketim” yapmaktaydı (Bocock, 2009, 24-25). Tüketim toplumunda malların simgeleştirildiğinden bahsetmiştik. Bazen bir malın çift-simgesel boyutunun varlığından söz edilebilir: Bir malın yarattığı imaj, yalnızca tasarım ya da üretim aşamasında oluşmaz; toplumların, hayat tarzlarının sınırlarını çekmek amacıyla, o mala yükledikleri anlam da bu imajın yaratılmasında etkilidir. Sözgelimi, çok değerli bir Porto şarabını satın almanın amacı, bazen, cemiyet içerisinde itibar kazanmaktır (Featherstone, 2005,41-42). Buradan da anlaşılıyor ki tüketim, bir refah ölçütü, bir zenginlik göstergesi olarak kullanılmaktadır. Ancak, tüketim gerçekten bütün bir toplumun refahını ölçmek için yeterli bir araç mıdır? Tüketimin ne kadarının hangi kesimler tarafından yapıldığının bir önemi yok mudur? Şüphesiz, yaratılan GSYİH’dan herkes eşit şekilde pay almaz. Toplum, gelir durumuna göre kategorilere ayrılır ve her kategorinin GSYİH’dan hangi oranda pay aldığına bakılır. İşte burada, çalışmamızın ana tartışma konusu belirmektedir: Refahın gerçek ölçütü nedir? Büyümeyi ölçerken, GSYİH’ya mı yoksa gelir bölüşümüne mi bakmalıyız?

Eşitliğin karşılığı, tüketim toplumunda, mutluluktur. Mutluluk kavramı ideolojik gücünü eşitlik mitinin, mutluluk mitince özümsenmesi ve yapısının değiştirilmesinden alır. Mutluluk mitinin, eşitlik mitine uygun olabilmesi için, mutluluğun ölçülebilir olması gerekir. Zira, bu mite göre birey tüketimden eşit bir şekilde mutluluk sağlar; biftek tüketimi söz konusu olduğunda, proleter ya da burjuva olmanın bir anlamı kalmamaktadır. Bu bağlamda, mutluluk bir eşitlik talebidir ve bu nedenle ölçülebilir olmalıdır. İhtiyaçlar kavramı ile refah kavramı arasında gizli bir bağlantı vardır: İhtiyaçlar ve tatmin önünde her birey eşittir. Hazların tatmininde dolaysız bir eşitlik söz konusudur (Baudrillard, 2008, 51-53). Peki, herkesin aynı maldan aynı tatmini sağladığını gerçekten söyleyebilir miyiz? Bu sorunun yanıtı, sanırım, olumsuz olacaktır. Herkesin, aynı mala aynı değeri atfetmesi mümkün değildir; Porto şarabı, bir şarap koleksiyoncusu için çok değerli olabilir, ancak böyle bir ilgisi olmayan kimse için, Porto şarabı pek bir şey ifade etmez (Smith’in Su-Elmas Paradoksu’nda olduğu gibi). Aynı şekilde, bir malın temini için sarf edilen çaba ile o maldan sağlanacak tatmin arasında doğrusal bir ilişki vardır. Sözgelimi, orta-üst sınıf bir kimsenin ıstakozdan alacağı haz ile orta sınıftan bir kimsenin alacağı haz, şüphesiz, farklı olacaktır. Öte yanda, sadece “mutluluk” ile toplumsal demokrasinin ve adaletin sağlandığından bahsetmek pek de mümkün görünmemektedir. Baudrillard (2008, 54)’ın da sözünü ettiği gibi, ABD’deki büyüme ve büyüme ile sağlanan daha çok tüketim bireye mutluluk sağlayabilir, peki ABD’nin fakir olan %20’lik kesiminin durumu nedir? Büyüme, gelir bölüşümünde aynı oranda ve aynı yönde bir düzeltme yaratmadığı sürece, hakikaten toplumun refahı artıyor mudur?

Tüketim toplumunda var olan her “şey”, tüketimin devamlılığı için gayret gösterir. Metropoller, tüketim çılgınlığının başkentleridir. Algımızı, bütün bir gün boyunca yoran reklam panoları, renkli vitrinler ve göz alıcı aydınlatmalarla kent, bizi adeta bir tüketim canavarına dönüştürür. Televizyon, yaratılan imajların ve simgelerin kitlelere ulaştırılması için en temel “iletken”dir. İnsanların zihninde anlamlandıramadığı, devasa boyutlarda bir imge aşırılığı oluşur. Böylece tüketim çağı kendi kültürünü yaratma yolunda sağlam adımlarla ilerler. Hayat tarzı, gelenekler ya da alışkanlıklar yoluyla aktarılmanın çok ötesine geçmiştir. Hayat tarzı, tüketim toplumunda hayat projesine dönüşmüştür. Tüketilen her ürün, gerçekleştirilen her pratik ve dokunulan her kişi bu projeyi yaratmaya hizmet eder. Herkesin amacı “biricik” bir yaşam biçimine sahip olmaktır. Bunun için bireyin yanlızca giydiği giysiyle değil, yaşadığı ev ve evin dekorasyonuyla, bindiği araba, kullandığı sigaranın markası ile bu “tek örnek”liğe uygun olması gerekir. (Featherstone, 2005,143-145). Ancak yine de birey, bir cemiyetin üyesi olma güdüsüyle, içinde bulunduğu grubun üyeleri gibi giyinmek, eğlenmek ve hatta düşünmek isteyecektir. Yani, yaratılmaya çalışılan “teklik” bir bireyin tekliğinden ziyade bir grubun tekliğidir. Tüketim toplumunun yarattığı “biricik” (uniqué) olma isteği, sanırım, toplumsal ayrış(tır)manın en temel örneğidir. İnsanlar sahip oldukları toplumsal statüye göre, kendileri için, bir tüketim kalıbı geliştirirler ve bu kalıba uygun bir biçimde tüketimlerini gerçekleştirirler. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bazı mallar “statü” göstergesi olarak tüketilmeye devam edeceklerdir. Kısacası, tüketim kültürünün bir gereği olarak tüketim toplumu, sürekli tüketmeye ihtiyaç duyar. Bu ihtiyacın karşılanması ancak yeni ihtiyaçların yaratılması ile mümkün olacaktır. Galbraith’in iddia ettiği gibi büyümenin artması ileride eşitlik/eşitsizlik sorununu yok edecek midir, bilinmez. Ancak gerçek şu ki, tüketim arttıkça gelir bölüşümü daha adil bir hale gelmemektedir (ya da en azından şu an için, bunu fark edememekteyiz).

Buraya kadar anlatmak istediğimizi özetleyecek olursak, tüketim ya da iktisat terimi ile GSYİH, refahın ölçülmesinde bir araç olarak kullanılmaktadır. Ancak GSYİH, ekonomideki tüm verileri çok net bir şekilde gösteremediğinden gerçekçi bir araç değildir. Tüketim toplumu, gelişmeye tarihsel perspektiften bakan Rostow gibi birçok iktisatçının kabul ettiği üzere, homoeconomicus’un geldiği en son noktadır. Fakat, yine de bu durum dünya üzerinde tam anlamıyla bir “gelişmişliğin” sağlandığının göstergesi değildir. Dünyanın bir yarısı, giderek savurganlık toplumuna dönüşmekte, diğer yarısı ise ya yerinde saymakta ya da daha geriye gitmektedir. Amerika’nın en büyük toplumsal sorunlarından birisi obezite iken, Afrika hala açlıkla boğuşmaktadır. Dünya ölçeğinde gelir bu kadar adaletsiz dağılırken, elbette, ülkeler arasında hatta ülke içindeki bölgeler arasında gelir bölüşümünün adil olduğunu söyleyemeyiz. Amerika dünyanın en gelişmiş ekonomisine sahip olmasına rağmen, gelir bölüşümü konusunda, gelişmekte olan ülkelerden çok farklı bir performans sergileyememektedir. O halde, denilebilir ki harcamada sağlanan büyüme gelir adaleti ile desteklenmediği sürece, bu rakamsal büyüklük sadece belirli grupların refahındaki artışı bizlere gösterecektir.

NOT: Tüketim toplumunu eleştirel bir bakışla yorumlamaya çalıştığım bu makalenin, sosyal medya pazarlamada tüketici kalıplarını ve tüketici yapısını algılamaya yardımcı olacağı görüşündeyim. Tartışmanın geri kalanını merak edenler, kaynakçada yer alan yayınları inceleyebilirler.

KAYNAKÇA:
Baudrillard, Jean. 2008. Tüketim Toplumu. Çev. Hazal Deliceçaylı, Ferda Keskin. 3.bs. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Bocock, Robert. 2009. Tüketim. Çev. İrem Kutluk. 3. bs. Ankara: Dost Kitabevi.
Featherstone, Mike. 2005. Postmodernizm ve Tüketim Kültürü. Çev. Mehmet Küçük. 2. bs. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Rostow, W. W. 1999. İktisadi Gelişmenin Merhaleleri. Çev. Erol Güngör. İstanbul: Ötüken Yayınları.



[1] Burada vurgu bana aittir.

YENİ BİR MESLEK DOĞUYOR: SOSYAL MEDYA UZMANLIĞI


Geçmişi çok uzak olmasa da, sosyal medya hızla büyüyor. Sosyal medyanın artan önemi, bu alanda çalışacak kalifiye insan gereksinimini ortaya çıkarıyor. Hal böyle olunca, peşi sıra sertifika programları, master programları, doktora programları üniversitelerce açılıyor.
Türkiye’de son yıllarda en çok ilanı açılan iş kollarından birisi de “sosyal medya uzmanlığı”… İş tanımı aynı kalmakla birlikte işin “title”ı çeşitli varyasyonlarla karşımıza çıkıyor: Dijital pazarlama uzmanı, mobil pazarlama uzmanı, sosyal medya meraklısı v.s… İşin özünde, saydıklarımızın tümü dijital ve sosyal medya pazarlamayı ifade eden iş başlıkları… Sosyal medya pazarlamanın, çok bakir bir alan olması, özellikle gençleri bu alanda kariyer yapmaya yönlendiriyor. Ancak sosyal medya pazarlamadan tam olarak firmaların ne algıladıkları, bu noktada, son derece önemli. Eğer firmalar, sosyal medya pazarlamayı Facebook, Twitter ya da diğer sosyal paylaşım sitelerindeki hesaplarının yönetimi olarak algılıyorlarsa, bu, sosyal medya pazarlamanın henüz ne olduğunu idrak edemedikleri anlamına gelir.
Sosyal medya pazarlama, yalnız sosyal ağlarda yer almak, halehazırdaki ya da olası müşteriler ile bağlantıda kalmak ya da onların ilgisini firmaya (marka demek daha doğru olacak) yönlendirecek çalışmaları sosyal mecralar üzerinden yürütmek değildir. Sosyal medya pazarlama, kimi zaman gerçekle dijitali buluşturabilmeli ve bu iki farklı alanda yürütülen pazarlama çalışmalarını aynı noktada birleştirebilmelidir. Aksi takdirde, Facebook sayfanız bir iki kişi tarafından beğenilip, Twitter’dan belki bir iki “retweet” alıp köşenize çekilirsiniz. Daha başarılı sosyal medya pazarlama çalışmaları yürütebilmek için, bu alanla ilgili daha bilinçli olmak gerekiyor. Sosyal medyada başarılı pazarlama kampanyaları nasıl yürütülür başka bir yazının konusu olduğu için, açıklamayı burada kesiyor ve asıl konu başlığımıza geri dönüyoruz.
Markalar kimi zaman, haklı olarak, maliyetlerini düşürmek adına “sosyal medya uzmanlarını,” üniversite hatta lise öğrencileri arasından seçme yoluna gidiyor. Bu durumun ne kadar kötü sonuçlar doğurabileceğini, sanırım siz de tahmin edersiniz. Bu denli önemli bir alanda, “işinin ehli” kişilerle çalışmak son derece önemli. Ancak ne yazık ki bazen firmalar, “işinin ehli” olmayı “iş tecrübesi olma”yla karıştırabiliyorlar. Sosyal medya ile ilgisiz bir alanda deneyime sahip birisinin, sosyal medyaya henüz bulaşmış birisinden daha başarısız olacağı kanaatindeyim. Bu nedenle firmalar seçimlerini yaparken, adayların sosyal medyayı, daha doğrusu sosyal medya pazarlamayı ne kadar bildiğini ölçme yoluna gitmeleri daha sağlıklı olacaktır.
Bazı otoriteler, her sektörden firmanın sosyal medyada yer almaması gerektiğini söylüyorlar. Bu görüşe kısmen katılıyor olmakla beraber, geleneksel medyanın çok uzak olmayan bir gelecekte öneminin daha da azalacağı görüşündeyim. Bu nedenle denilebilir ki, geleneksel medyada pazarlama yürüten her firma, sosyal medyanın içerisinde de yer almalıdır. Ama nasıl? Elbette bu alanı iyi bilen “uzmanlarca”…
Sosyal medyanın çok yeni bir alan olması, bu alanda deneyimli ve iş bilir uzman arayışını zorlaştırıyor. Ancak dünyada ve Türkiye’de sosyal medya pazarlama eğitimleri gün geçtikçe artıyor. İşte bunlara birkaç örnek…
Kadir Has Üniversitesi, geçen yıl sosyal medya adına son derece başarılı bir eğitim gerçekleştirdi. 48 modüle ayrılan eğitim programı boyunca katılımcılar, sosyal medya, kurumsal iletişim, pazarlama, müşteri ilişkileri yönetimi (CRM) v.b. gibi konularda, son derece önemli bilgiler edindiler. Programın sonunda ise katılımcılar, atölye çalışması ile, öğrendiklerini pratiğe dökme imkanı elde ettiler. Cankız Onur Kum, Ercüment Büyükşener gibi sektörden uzmanların katıldığı programın sonunda, katılımcılar ellerinde sertifikaları ile çalışma yaşantılarına döndüler.
Üniversitelerce verilen sosyal medya eğitimleri, sertifika programları ile kalmıyor. Yeditepe Üniversitesi’nin Sosyal Medya Yönetimi Yüksek Lisans Programı, buna bir örnek… sosyalmedya.co’da yayınlanan habere göre Yeditepe Üniversitesi’nin bir yıl (iki dönem) süren yüksek lisans programında yer alan dersler şöyle olacak: birinci dönemde, “Sosyal Medyada İçerik ve İfade”, “Sosyal Ağlar ve Ağ Temelli İş Modelleri”, “Çevrimiçi İtibar Yönetimi: Sosyal Medyanın Yasal Yönleri & Etik”, “Sosyal Salgınlar ve Viral Döngüler” ile “Sosyal Medya Pazarlaması” başlıklarında beş ders yer alırken, bunu ikinci dönemde, “Bilgi Yönetimi & Wikiler”, “Sosyal Medya Araştırmaları: Takip ve Söylem & Duyarlılık Analizi”, “Kitle İstihdamı (Crowdsourcing) & Sosyal İçerik”, “Sosyal CRM & Değişen Müşteri Deneyimi” ve “Sosyal Medyada Çeşitliliği Yönetmek: Kültürlerarası İletişim” dersleri takip edecek (Haberin devamı için: http://sosyalmedya.co/yeditepe-universitesi-sosyal-medya-yonetimi-yuksek-lisansi/)
Sosyal medya yüksek lisans programlarına bir örnek de İngiltere’den… Birmingham City University, hem yurt dışında eğitimine devam etmek isteyen hem de bu alana ilgi duyanlar için değerlendirilebilir bir alternatif özelliği gösteriyor. 8 farklı kampüse yayılan üniversitenin, 25.000’e yakın öğrencisi bulunuyor. Kentin ikinci büyük üniversitesi olan Birmingham City University, uluslararası öğrencilere de kapılarını açıyor. Öğrencilerine yurt (accommodation) imkanı sunan üniversitede Social Media M/A programına katılmak için üniversitenin sitesinden online başvuru yapabileceğiniz gibi, posta yolu ile de başvurunuzu gerçekleştirebilirsiniz. Ancak sitede yer alan bilgiye göre, başvurunun online yapılması hem daha ekonomik hem daha güvenli… (Eğitim programının içeriğine ve diğer bilgelere ulaşmak için üniversitenin internet sayfasını ziyaret edebilirsiniz: http://www.bcu.ac.uk/)
Sosyal medya eğitimlerine, sayısı her geçen gün artan kariyer merkezlerinden de katılabilirsiniz. Sosyal medya ve dijital pazarlamaya yönelik birçok eğitim, bu kariyer merkezlerince açılıyor ve eğitimlerde sektörden profesyoneller eğitimci olarak görev alıyorlar. Böylece eğitime katılanlar, gelecekteki meslektaşları ile birebir görüşme fırsatı da yakalamış oluyor.
NOT: Yazımda sosyal medya ile ilgili açılan eğitimler hakkında bilgiler vermeye çalıştım. Ancak eğitimler, elbette, yukarıda sayılanlarla sınırlı değil. Farklı üniversitelerin de, sosyal medya ile ilgili yüksek lisans programları açacağına dair beklentilerim son derece yüksek.

27 Ekim 2011 Perşembe

KİŞİSEL ASİSTANINIZ SIRI’Yİ YAKINDAN TANIYIN



Stanley Kubrick’in kült filmi Space Odyssey’i, birçoğumuz biliyoruzdur sanırım. Film’in en “baba” karakteri, yapay zeka HAL 9000’i de illa ki hatırlıyoruzdur. Yine, öyle sanıyorum ki birçoğumuz, Space Odyssey’i izledikten sonra HAL’un ne zaman gerçek hayatta karşımıza çıkacağını merak edip durmuşuzdur. Tam olarak HAL gibi bir zekaya sahip olmasa da SIRI, kullanıcısının ne dediğini anlıyor, ne demek istediğini biliyor, ona günlük işlerinde yardımcı oluyor ve en önemlisi onu yanıtlayabiliyor…
4 Ekim gecesini eminim ki, benim gibi birçok teknoloji meraklısı iple çekmiştir. Evet, hepimizin beklentisi iPhone 5’in tanıtılacağı yönündeydi. Ancak, Apple iPhone 4S’le öyle özellikler tanıttı ki, o hayal kırıklığından eser kalmadı. iCloud, iOS5 ve tabi ki SIRI…
SIRI, kullanıcısının, sesi yardımı ile iPhone 4S’in birçok özelliğini yönlendirebilmesini sağlıyor. Sesinizi yazıya dönüştürebilen SIRI, böylelikle kullanıcının “hands-free” bir şekilde mesaj, not yazabilmesini sağlıyor. SIRI, sesli komut ile hatırlatıcıyı ayarlıyor, size hava sıcaklığını söylüyor. Araç kullanıyorsunuz ve gideceğiniz yerin adresini tam olarak hatırlayamıyorsunuz, bu noktada kişisel asistanız SIRI devreye giriyor ve size aradığınız adresi söylüyor. SIRI’yi kullanmak son derece kolay. Öyle ki, SIRI’ye söyleyeceklerinizi gündelik hayatta nasıl konuşuyorsanız öyle söyleyebilirsiniz. Canınız Çin mutfağı çekti, en iyi Çin yemeği yapan restoranın nerede olduğuna dair hiçbir fikriniz yok, bir de SIRI’ye sormayı deneyin. O kesinlikle, sorunuzun yanıtını biliyordur.
Evet, SIRI beklentilerin ötesinde bir teknoloji… Hiçbirimiz, Apple’dan böyle bir yenilik beklemiyorduk. Ancak, sonuç olarak SIRI gibi mükemmel bir yeniliğe sahibiz. Ancak SIRI de hata yapıyor. Nasıl mı?
Apple, iPhone 4’ün tanıtımından kısa bir süre sonra “çekim” sorunu nedeniyle zorlu günler geçirmişti. Müşterilerin artan şikayetleri üzerine Steve Jobs, “kimse mükemmel olamaz, biz de mükemmel değiliz” açıklamasını yapmış ve bu hatayı kabul etmişti. iPhone 4S’le ilgili şu ana kadar, buna benzer bir hata rapor edilmedi. Ancak SIRI’yi ilk deneyimleyenler, bir sürprizle karşılaştılar. SIRI, telefonunuz kilitli olsa dahi çalışıyor ve kullanıcısının bilgilerini herhangi bir şifre sormadan size veriyor. Bu bilgilere adres de dahil…
Cnet’in verdiği habere göre SIRI, telefon sim-locked konumundayken dahi, kullanıcının bazı bilgilerini olası “izinsiz kullanıcılar”a veriyor. Bu bilgilere, telefon rehberi, adresler gibi son derece hassas bilgiler de dahil… Ancak yapacağınız küçük bir ayarlama ile bu sorunu ortadan kaldırabiliyorsunuz. iPhone 4S’inizi daha güvenli kılabilmek için şu komutları takip edin: Ayarlar > Genel > Şifre Kilidi > Şifrenizi Girin > Siri’yi ON’dan OFF konumuna getir. Şimdi, içiniz rahat bir şekilde SIRI’nin keyfini çıkabilirsiniz.
Apple, SIRI’nin ABD, Kanada ve İngiltere dışında kalan lokasyonlarda ne zaman tam olarak çalışır hale geleceğine dair resmi bir açıklama yapmadı. Hatta, ABD ve İngiltere’de bazı kullanıcıların SIRI özelliğinden tam olarak yararlanamadığına dair şikayetler rapor edildi. Kısacası, SIRI’yi Türkçe kullanabilecek miyiz bunu zaman gösterecek. Ancak biliyorum ki, siz de benim gibi, bunun bir an önce olması için sabırsızlanıyorsunuz.
NOT: SIRI’nin nasıl çalıştığını merak ediyorsanız facebook.com/sosyalmedyacalismalari sayfasını ziyaret edebilirsiniz. Yazımda yer alan haberin devamını merak edenler, şu linkten haberin tamamına ulaşabilirler: http://cnettv.cnet.com/make-siri-more-secure/9742-1_53-50113468.html


KAYNAKÇA:
apple.com
cnet.com

SOSYAL MEDYA? SOSYAL AĞ? SOSYAL PAYLAŞIM?

Tim O’Rilley, 2004 yılında bir konferansta Web 2.0 kavarımını dünyaya duyurduğundan beri yaşantımızda çok şey değişti. Facebook’la, Twitter’la, FourSquare’le tanıştık peşi sıra… Hepsini de sevdik, imkanlar el verdiğince kullanmaya çalıştık. Peki, bu kadar içinde olduğumuz dünyayı ne kadar tanıyoruz?
Bir kavram karmaşası aldı başını gidiyor. Sosyal medya, sosyal ağ, sosyal paylaşım… Tam olarak neden bahsediyoruz? Hepsi, birbirine yakın anlamlar taşısa da nüanslarla birbirinden ayrılıyor. Kısacası, günlük hayatımızda ordan oraya savurduğumuz terimlerin gerçekte ne anlam ifade ettiğini, ne yazık ki, bilmiyoruz. Aslına bakarsanız, bu konuda haklıyız. Sosyal medya öylesine yeni ki, elle tutulur araştırmaların birçoğu hala çok taze… Yine de, işe temel kavramları öğrenerek başlayabiliriz…
Kendisi de bir Web 2.0 olan Vikipedi’nin tanımı ile Web 2.0, “ikinci nesil internet hizmetlerini -toplumsal iletişim sitelerini, vikileri, iletişim araçlarını, folksonomileri- yani internet kullanıcılarının ortaklaşa ve paylaşarak yarattığı sistemi tanımlar.”(Vikipedi) Web 2.0 çağının getirdiği en büyük nimetlerden sosyal medya, geleneksel medya kavramını yıkarak, yep yeni bir medya kavramını ortaya çıkardı. Sosyal medya, geleneksel medyadan birçok yönü ile ayrılır. Öncelikle sosyal medya, klasik medyaya göre daha küçük bütçeler ile daha çok kişiye ulaşma imkanı verir. Sosyal medya kullanımı herkese açıktır. Bu özelliği sayesinde sosyal medyada içerik oluşturmak için, geleneksel medyanın aksine lisans ya da diğer bürokratik işlemlere gereksinim duymazsınız. Geleneksel medyada içerik, bu iş için özel eğitim alan uzmanlar tarafından geliştirilir. Oysa sosyal medyada “söyleyecek sözü olan” herkes, bir içerik oluşturabilir. Geleneksel medya, bir gün, bir hafta, hatta bir ayı bulan bir güncellenme süresine sahipken, sosyal medyada gündem saniyeler içerisinde değişebilir. Bu da, en sıcak olayların dahi çok kısa süre içerisinde kitlelere ulaşması anlamına gelmektedir. Son olarak, geleneksel medya “edit”lemeye yatkın bir medya değildir. Sosyal medyada ise içerikler, yorumlar, tartışmalar, yayınlar bir komutla dahi kolayca değiştirilebilir.
Sosyal ağ, sosyal medya kavramı ile ilişkili olmakla beraber, tamamen farklı bir kavramdır. Sosyal ağ, bireyin gerçek yaşamdaki sosyal kimliğini dijitale taşıması ve bu dijital kimlik aracılığı ile “kendi gibi olanlarla” iletişim ve etkileşim içerisine girmesidir. Birey, sosyal ağları sayesinde eski arkadaşları ile tekrar iletişime geçebileceği gibi, yeni arkadaşlıklar kurarak sosyal ağlarını genişletebilir. Kimliğin dijitalleşmesi, “sahte kimlikler”in de ortaya çıkması sorununu beraberinde getirir. Ne yazık ki, interneti “iyi” amaçlı kullananlar olduğu gibi, “zararlı” içerikler üreten ya da “iyi” niyetli olmayan tekil kullanıcılar da internette yer alırlar. Bu noktada, ebeveynlerin çocuklarının güvenliklerini sağlamak amacıyla birtakım önlemlere baş vurmaları gerekir. Unutulmaması gereken bir diğer konu da, internette yer alan her bilginin doğru olmadığıdır. Güvenilir olmadığına kanaat getirdiğiniz bir konu için, yine basılı yayınlara yönelmek en sağlıklısı olacaktır.
Sosyal paylaşım, henüz tanıştığımız bir diğer kavram… Dilerseniz bu kavramı, sosyal paylaşım fenomeni Facebook üzerinden anlatalım. Facebook, kullanıcılarının kesintisiz olarak birbirleri ile iletişimde kalmalarını sağlayan bir konsepte sahiptir. Öyle ki, düşündüğünüz, yaşadığınız her şeyi kolay ve hızlı bir şekilde paylaşmanızı sağlar. Bunu da durum güncellemesi, “Wall” ya da diğer özellikleri ile destekler. Başka bir sosyal mecradan ulaştığınız içeriği, bir diğer sosyal mecraya kolayca taşıyabilir, yorumlayabilir ya da yoruma açabilirsiniz. Sosyal paylaşım, beğenilerinizi, tercihlerinizi ya da alışkanlıklarınızı sosyal ağlarınızla paylaşmanızı sağlar.
Bahsettiğimiz tüm bu kavramlar, bizim için henüz çok yeniler… Ancak yeni medya, sosyal medya üzerine kuruluyor. En prestijli haber kurumlarının bile ulaşamadığı rakamlara, sosyal medya üzerinden erişilebilirken böylesine büyük bir oluşuma ilgisiz kalmanının sağlıklı bir karar olmayacağı kanaatindeyim.
NOT: Yazımda yer alan kavramları, daha yakından incelemek isteyenler Vikipedi’de sosyal ağ, sosyal medya başlıklarını tarayabilirler. Ayrıca About.com, çok iyi bir alternatif kaynak olma özelliği gösteriyor. İçeriği İngilizce olan About.com’da, birçok faydalı bilgiye ulaşabilirsiniz.

PAZARLAMANIN VİRAL ÇAĞINA HOŞGELDİNİZ

“Viral bir video çekelim, YouTube’da yayınlayalım ki markamızın ‘awareness’ı artsın”… Şu anda birçok reklam ajansı, müşterilerinden gelen bu tip “brief”lerle boğuşuyor sanırım. Sizleri anlıyorum… Bu uzun ve meşakatli yolda sizlere, allahtan sabır diliyorum.

Viral, viral, viral… İyi de, bu viral ne ola? Kimse yanıtını bilmiyor ama herkes viral bir videosu YouTube’da ya da Daily Motion’da dönsün istiyor. Zira, viral videolar sayesinde bir anda popülaritesi tavan yapan firmaların sayısı gün geçtikçe artıyor. Hal böyle olunca, uyanık “Türk girişimci,” bu youtubeda-şey-yapılan-şeyden kendine düşeni almak istiyor. Peki, viral video çekmek bu kadar kolay mı? Daha doğrusu, her viral video aynı büyüklükte etki yaratabiliyor mu? Şüphesiz bu sorunun yanıtı hayır… Ancak, marka ile doğru ilişkilendirilmiş ve doğru kişilerle hazırlanmış çalışmaların başarısız olması da tamamen talihsizlik sanırım.

Viral pazarlama, sanılanın aksine “bir video çek, sonra bunu yayınla” şeklinde yapılamıyor ne yazık ki. Tıpkı diğer pazarlama tekniklerinde olduğu gibi, uzun çalışmaların ve ince hesaplanmış stratejilerin bir ürünü olarak doğuyor viral pazarlama çalışmaları. Türkiye’de başarılı viral çalışmalara rastlamak mümkün. Üstelik bunlar, %100 yerli dimağların ürünleri… Aklıma gelen ilk örnek, Gittigidiyor.com’un “Lahana” virali oluyor. Belki de, Türkiye’de viral adına ilk başarılı örneklerden birisi olması buna etken, bilemiyorum. Gelelim Gittigiyor.com’un başarısının ardında yatan sebeplere… Öncelikle, viral videonun yayına girdiği tarih ve birlikte çalışılan ekibin “terzi elinden çıkma” uyumu bu başarıda önemli bir rol oynuyor. Sosyal medyada, “Esmeralda,” “Sütü Seven Kamyoncu” videoları “like”ın sınırlarını zorlarken geldi bu video ve beklenildiği gibi çokça paylaşıldı, çokça “like” aldı. İkinci neden olarak, marka ile videonun arasındaki mükemmel bağı sayabiliriz. Gittigidiyor.com, kullanıcılarının bir heves alıp sonra evde çok gelmeye başlayan ürünlerinin el değiştirdiği bir pazar yeri… Videoda bu durum, “esprili” bir dille anlatılıyor. İzleyeni eğlendirirken, ona markanın ne olduğundan bahsediyor. Üçüncü etken şans da eklenince, ortaya işte bu kadar başarılı bir iş çıkıyor.

Başarılı virallere bir diğer örnek yine Türkiye’den: THY’nin Miles&Miles sadakat programı için hazırlattığı viral video… Böyle bir giriş yapınca, kimsenin aklına bu çalışmanın hangisi olduğu gelmedi sanırım. Haklısınız. Bu viral, uzunca bir süre “viral olduğu anlaşılamayan” örneklerden çünkü. “Mükemmel Evlilik Teklifi” desem bir şeyler gelir mi aklınıza? Tam tahmin ettiğim gibi. Evet, o video THY’nin viraliydi. Uzunca bir süre insanlar, bu viraldeki olayları gerçek zannetti. Herkeste, “ayyy…” etkisi yaratan videoda marka çok güzel bir şekilde konumlandırılmıştı çünkü. Bu nedenle, insanlar aslında bir firmanın reklamını paylaştığını farketmeden bu videoyu duvarlarına “post”ladılar. Daha sonra, videoya “tribute”lar, karşı yanıtlar gelmeye başladı. Viral bir video, kendi virallerini yarattı. İnsanlar eğlendiler, THY amaçladığına, sanırım, ulaştı. Bu başarının ardındaki formül de, bir önceki örnekle neredeyse aynıydı: Doğru zamanda, doğru işle, doğru mecrada olmak…

Pazarlamada yeni bir dönem başlıyor. Ben buna pazarlamanın viral çağı diyorum. Bu öngörümde haklı mıyım bunu zaman kanıtlayacak. Ancak şunu söyleyebilirim ki, yeni medya düzeni beraberinde yeni pazarlama teknikleri getirecek…

NOT: Bu yazıda yer alan çalışmaları merak ediyorsanız https://www.facebook.com/sosyalmedyacalismalari adresini ziyaret edebilirsiniz.

BAKKALDAN SÜPER MARKETE

80’lerin sonlarına doğru ya da 90’ların başında doğanlarımız hatırlayacaktır o günleri. Herkes karşı çıkmıştı, çevremizde mantar gibi türeyen süper marketlere… Çok “Avrupai” idi, hiç “bize” göre değil idi. Önce birkaçımız cesaret edebildik, süper marketlerin poşetleri elimizde evlerimize yürümeye. Sonra arkası geldi… Bakkallar yok olmadı… Sadece sabahları anımsar olduk onları, eğer ekmeği akşam eve gelirken süper marketten almadıysak…

Süper marketlere karşı sergilediğimiz bu duruş, aslında, bizim ne kadar geleneklerine bağlı bir toplum olduğumuzun göstergesiydi, demek isterdim. Ancak bu durum bizim, “yeniliklere” önyargılı bir toplum olduğumuzun kanıtıydı, o kadar… Bizim için alışveriş, tıpkı sözlük karşılığında olduğu gibi, mal alıp karşılığında para vermekten ibaretti, bir süre öncesine kadar. Hiçbirimiz, paranın karşılığının maldan daha ötesi olduğu ayrımına varamadı, uzunca bir süre. Bilumum kozmetik malzemesinin, tablet çikolatanın ve birtakım “tekel” ürünlerinin halen avrupada-yaşayan-akrabalar aracılığı ile elde edilebildiği günlerde, sırf satıcı sizden insani bir gülümsemeyi eksik etti diye gerekesinimlerinizi başka yerlerden arama lüksünüz yoktu. Arasanızda, bulabilir miydiniz? Sanmıyorum… Hal böyle olunca, herkes körükörüne bağlanmıştı “mal-hizmet-sağlayıcıları”na… Daha fazlasını beklemek zinhar günahtı(!)

Sonra, birkaç “Avrupa görmüş” çıktı ve “bu iş böyle olmaz” dedi…

Aşinayız, “küreselleşme”ye, “çetin rekabet koşulları”na, değişen “tüketici kalıpları”na… Hepimizin bir fikri, illa ki var bu konular üzerine. Ancak konuyu daha anlaşılır kılmak adına, bazı şeylere açıklık getirmek gerekiyor sanırım. Bizim kuşağımız, kasetten CD’ye geçişin canlı tanıkları yani, Türkiye’de tüm dünya ile koşut ilerleyen değişimleri birebir gözlemleme şansına nail oldu. Bakkallar kapandı, süper marketler açıldı. Çağrı merkezleri geldi. Kullanma kılavuzları “bir zahmet” Türkçeleşti. Tüketici hakları, biraz da olsa, kağıdın dışına taştı. Tezgahtarlar, bir gecede “satış danışmanları”na dönüştüler. CRM, PR, HR kısaltmaları dilimize pelesenk oldu. Tabiri caizse yürüdü gitti… Peki, o geleneklerine sıkı sıkıya bağlı “tükan”lara ne oldu? Ne değişti bir anda? Sanırım bizler, yani sıradan tüketiciler, bir şeylerin ayrımına vardık. Elimizdeki paranın ne kadar değerli olduğunu kavradık. Daha iyisi varken, “idare eder”ine kanaat getirmenin gereksizliğini gördük. Kısacası bizler değiştik. Değişemeyen küçük bakkalları, ne yazık ki, büyük marketler yuttu.

Dünya değişiyor demek artık sıradanlaştı. Fakat, dünya gerçekten değişiyor. Özellikle Türkiye’de alışılmışın dışında bir tüketici yapısı oluşuyor. İnsanlar, beklentileri karşılanmadığında tepki gösterebiliyor. Parasının karşılığını alamadığında sesini yükseltebiliyor. Eleştiriyor, eleştirisini çevresine de yayıyor Türk tüketici. İşte, ağzımızı şekilden şekile sokarak söylediğimiz “word of mouth” etkisi ortaya çıkıyor böylelikle. Peki, bu etkiye firmalar tepki veriyorlar mı? İşte bunun yanıtı biraz sorunlu…

Kısa süre önce, bir arkadaşım talihsiz bir olay yaşadı. Tatil için İzmir’e giderken, içinde bulunduğu otobüs kaza geçirdi. Arkadaşım “hafif” yaralandı ancak otobüs firmasına tepkisi pek “hafif” olmadı. Çünkü otobüs firması, geleneksel bir şekilde, kaza için bir açıklama yayınladı ve kazayı şoförün “kalp spazm”ına bağladı. Halbuki, arkadaşımın anlattığına göre kazanın nedeni kalp spazmı değildi: Kurallar gereği dört saatte bir şoför değiştirilmesi gerektiğinden anlaşılan firma haberdar edilmemişti(!) Şoför uykusuzdu ve kaza geliyorum demedi. Otobüs firmasının “spazm teorisi”nin altında yatan sebep son derece zekiceydi: Spazm biyolojik bir hasar yaratmadığı için tespit edilemiyordu. Firmanın bu davranışına tepkisini arkadaşım, sosyal medya üzerinden gösterdi. Facebook sayfasında önce bu açıklamayı paylaştı, daha sonra açıklamadaki “eksik kısımları” tamamladı. Yorumlar, paylaşımlar derken arkadaşım sesini önemli miktarda kişiye duyurabildi. Benim beklentim, bu noktada, firmadan bazı yetkililerin arkadaşımla iletişime geçip ondan özür dileyeceğiydi. Ancak bu beklentim boş çıktı. Sanırım kurallardan bihaber firmanın, “sosyal medya monitoring”den de haberi yoktu.

Bir yanda hizmetlerini, tüketicisinin ayağına kadar götüren ve bundan beş kuruş talep etmeyen süper marketler, öte yanda müşteri seçme gafletine düşen bakallar… Nasıl oluyor da, bu bakallar hala ayakta kalabiliyor? Doğrusu, bu duruma açıklık getirebilecek mantıklı bir yanıt bulamıyorum. Sanırım onlar, bakallar, hala ekmeğin karne ile alındığı yıllarda yaşıyorlar. Sorun şu ki, artık, insanlar ekmeklerini akıllı telefonlarından sipariş ediyorlar…

NOT: Bu yazıda yer alan “bakkal”lar, sizin de tahmin ettiğiniz gibi zihniyeti “zamanın çok gerisinde kalanlar”dır; gerçek anlamda bakallarla bir ilgisi yoktur. Yoksa bakkal Hasan Amca benim, tıpkı sizin de olduğu gibi, kara gün dostumdur.
İzlemeyenler için “Kahraman Bakkal Süper Markete Karşı” oyununu tavsiye ederim. O yılları, benden çok daha güzel anlatıyor.