17 Kasım 2011 Perşembe

YENİ MEDYANIN YENİ YILDIZLARI: JUSTIN BIEBER


Sean Parker, Napster’ı kurarak bir dönemin fitilini ateşledi. Bu dönem “download”ların, “upload”ların havada uçuştuğu; “megabayt”ların, “gigabayt”ların su gibi tüketildiği bir dönemdi. Lars Ulrich’in nafile çabaları bu “düzen”i durdurmaya yetmedi… Albüm satışları gitti, takipçi sayısı geldi. Kısacası, “ünlülerin başarıları”nı değerlendirme ölçütlerimiz değişti…
Facebook sayfasını 40 milyona yakın insan beğeniyor, Twitter’da 14 milyondan fazla takipçisi var, YouTube’da tribute videoları bile en az bir milyon kişi tarafından izleniyor… Evet, Justin Bieber’dan bahsediyorum. Seveni kadar nefret edeni de çok. Ancak Bieber’ı bir proje olarak değerlendirirsek, PR’ını ve pazarlama çalışmalarını son derece başarılı bulduğumu itiraf etmek istiyorum. Amerikalıların ağızlarını şekilden şekile sokarak telafuz ettikleri “Bieber fever” söner mi bilinmez… En azından, yakın gelecek için bu pek mümkün görünmüyor. Peki bu başarının sırrı ne? Nasıl oldu da 17’sine henüz girmiş bir çocuk ABD’den Japonya’ya fersahlar boyu bir hayran kitlesi yaratabildi?
Bilinen hikaye, video paylaşım sitesi Youtube'a koyduğu videoların 2008 yılında Scoot Braun tarafından keşfedilmesiyle Bieber’ın kariyerinin başladığı şeklinde… Ancak, kısa süre önce Bieber’ın bağlı bulunduğu prodüksiyon şirketi, hikayenin böyle olmadığını açıkladı. Justin Bieber, düşündüğümüzden çok daha önce keşfedilmişti. Fakat bu yeni cevherin yeni medyaya, uygun bir şekilde sunulması gerekiyordu. Zira klişe pazarlama yöntemleri, artık, para etmiyordu. Hal böyle olunca, değişen koşullara uygun bir proje yürütülmesi yönünde karar alındı. Bieber projesi başlatılmıştı ve projenin başlangıç noktası YouTube olacaktı.
Küçük bir çocuk, evde çektiği videoları YouTube’daki hesabından yayınlamaya başladı… Birkaç ay içerisinde hatırı sayılır izlenme sayısına ulaşan videoların sahibinin akıbeti merak konusu oldu. Çok geçmeden, Scoot Braun’un bu yetenekli gencin menajerliğine talip olduğu haberleri geldi. Sonrası, hepinizin bildiği hikaye… Kurgu o kadar başarılıydı ki, herkes tüm bu olanları doğal bir süreç olarak karşıladı. Çocuk yetenekliydi… ABD bir fırsatlar ülkesiydi… Bir gecede ünlü olmak alışılmışın dışında değildi. Ancak kurgunun amacı zaten, bu duyguyu yaratabilmekti. Çünkü Bieber’ın “amatör” videolarını izleyen herkes, kendini bu “başarının” bir mimarı olarak görecekti. Şu anda Bieber hayranı tüm genç kızlar, onu kendilerinin keşfettiğini iddia ediyorlar. Bu iddiaların doğruluğunun hiçbir önemi yok. Önemli olan Justin Bieber, bugün milyonları peşinden sürükleyen bir pop yıldızı mı? Sorunun yanıtı sizde…
Yeni medya yeni yıldızlar doğuyor. Alışılmış kalıplar yıkılıyor, başarı ölçütleri değişiyor. Haliyle starların doğuş hikayeleri de farkılılaşmaya başlıyor. Bakalım “şu” yeni medya, daha ne yenilikler doğrucak? Merakla bekliyoruz…
NOT: Justin Bieber’ın doğuş hikayesini, www.facebook.com/sosyalmedyacalismalari adresindeki videodan izleyebilirsiniz.

HAREKETE GEÇİRTEN KAMPANYALAR


Bazı kampanyalar var ki, bizi fazlasıyla “rahatsız” ediyorlar. Bu kampanyaları gördüğümüzde “bir şeyler” yapmadığımız için kendimizi suçlu hissediyoruz. Önyargılarımızın saçmalığını, görmezden gelişlerimizin yanlışlığını adeta gözümüze sokuyorlar onlar… Ne iyi ki, böyle kampanyalar var…
Dün Benetton, inanılmaz güzellikte bir kampanyayı ateşledi. Ateş topu sosyal medyaya o kadar hızlı düştü ki, bu yazıyı yazmayı bir zorunluluk olarak gördüm. Kampanya’nın videosunu Sosyal Medya Çalışmaları’nın Facebook sayfasında paylaştığımda, videoyu izleyen kişi sayısı 305’ti. Aradan yalnızca 24 saat geçti, o videonun şu anki izlenme sayısı 126.220… Sosyal medya, bazı “güzel” işlerin insanlara ulaşmasını dakikalara indirebiliyor. Bu hız, geleneksel medyanın erişebileceği hızın çok üzerinde. Hal böyle olunca, bilgi atom parçaları gibi dağılıyor… Kimileri bunu “ürkütücü” buluyor, bense bunu “inanılmaz” buluyorum…
Product Red
HIV ve AIDS, ne yazık ki günümüzün en büyük sorunlarından birisi… Afrika’da her yıl binlerce insan, HIV virüsünün neden olduğu AIDS yüzünden hayatını kaybediyor. Batı’da da kurbanlarının sayısı bir hayli yüksek AIDS’in. Ancak asıl sorun HIV ve AIDS ile ilgili bilinen yanlışlar ve önyargılar… HIV ile temas eden kişiler, zaman kaybetmeden sağlık birimlerine başvururlarsa, AIDS’e yakalanma risklerini önemli ölçüde azaltıyor, hayat sürelerini ise uzatabiliyorlar. Fakat HIV ve AIDS’e gösterilen toplumsal önyargı, bu insanların toplumdan uzaklaşmalarına, hastalıklarını gizleyip kendilerini ölüme terketmelerine sebep oluyor. 
Product Red, aralarında Starbuks, Apple, Converse, Gap ve Microsoft gibi markaların da yer aldığı pek çok uluslararası firma tarafından desteklenen bir proje. Product Red ile, insanlarda HIV ve AIDS’e karşı bilinç kazandırılmaya çalışılıyor. Ayrıca kurulan vakıfla bu hastalığa yakalananların tedavisi, korunma yöntemlerinin çoğaltılması için gereken mebla da karşılanmaya çalışılıyor. (RED) amblemi taşıyan ürünlerden elde edilen gelir HIV ve AIDS’le mücadele için harcanıyor.
The World of United Colors
Önyargılarımız… Bize en büyük günahları onlar işletiyor, en büyük acılarımızı onlar yüzünden yaşıyoruz… Oysa ki, farklılıklar, ayrılıklar, renkler onlar bizim zenginliklerimiz. İnsanlar, ten renkleri, cinsiyetleri ya da dini inançları ile değil dünyayı yorumlama şekilleri ile birbirlerinden ayrılırlar…
İtalyan moda devi, yıllar önce “The World of United Colors” kampanyası ile, önyargılarımızın ne kadar saçma ve gereksiz olduğunu hatırlatmıştı bizlere. Beyaz bir bebeği emziren siyah bir kadın… O zamana kadar biraraya gelmeleri ne kadar tuhaftı bizler için… Oysa unuttuğumuz, siyah ya da beyaz annenin, kadının, hep aynı olduğuydu. Onların sayesinde bu dünyada vardık ve onlarla bu dünya güzeldi… Rengimiz ne olursa olsun, aynı kalbi taşıyorduk. Aynı yaşıyorduk, aynı hissediyorduk, aynı suçları işliyorduk… Farklı olan görünüşlerimiz değil, fikirlerimizdi o kadar. Şimdi, o kampanyayı düşününce bunları bir kez daha hatırlıyorum.
Global Warming Ready
Küresel ısınma… Hepimiz artık aşinayız değil mi bu kavrama? Peki bu kavramdan ne anlıyoruz? Dünya ısınıyor mu? Yer küre sonuna mı yaklaştı? Tüm o “uzay araştırmaları” insanın yok olmaya sürüklediği dünyadan kaçış çabası mı? Peki, “küresel ısınma”yı önlemek için bizler neler yapıyoruz?
Birkaç yıl evvel, Diesel kendine yakışır bir şekilde farklı bir kampanya ile karşımıza çıktı. Küresel Isınma Hazır (Global Warming Ready) diyordu… Peki insanlık, buna hazır mıydı? İronik bir yaklaşımla, Diesel bize bu soruyu bir sezon boyunca sordurdu (Görünen o ki hala sorduruyor.) Billboardları süsleyen görsellerde Çin Setti kumlara gömülmüş, Mount Rushmore bir plaja dönüşmüştü.
Hala önyargılarımızdan kurtulamadık, yedi milyarlık dünyada kimse kimseye tahammül edemiyor. Tüm bu olumsuzluklar, birilerine ilham verecek, daha da güzel kampanyalar ortaya çıkacak. Sorunlar yok olacak mı? Sizce?
NOT: 16 Kasım 2011’de, Paris’te lansmanı yapılan Benetton’ın “Unhate” kampanyasında Papa ve Kahireli bir imam fotomontajla öpüştürülmüştü. 17 Kasım 2011’de Papa, Benetton’ı kınadığını açıkladı. Bu kampanyanın resimlerine facebook.com/sosyalmedyacalismalari’ndan ulaşabilir ya da unhatefoundation.org adresini ziyaret edebilirsiniz.

KANYON'A RENK GELDİ



Güzelliği, sivri dili ve farklılığıyla her zaman kendinden söz ettirmeyi başaran Ayşe Arman, çalışma ofisini İstanbul’un trend alışveriş merkezi Kanyon’a taşıdı… 16-19 Kasım tarihleri arasında Ayşe Arman’ın hoş sohbetine konuk olabilir, onu daha yakından tanıma fırsatı yakalayabilirsiniz.
Hürriyet Gazetesi’nin uçarı köşeyazarı Ayşe Arman, ilişkiler üzerine yazdığı yazılarla kendine hatırı sayılır bir hayran kitlesi yarattı. Alman bir anne ile Türk bir babanın kızı olan Ayşe Arman’ın Epsilon yayınlarından çıkan iki kitabı var.
Son günlerin trend alışveriş merkezi Kanyon, bugünlerde özel bir konuğu ağırlıyor… Giriş katında, Starbucks ile House Café arasında küçük, renkli mi renkli bir camekan karışılıyor sizi. Biraz yaklaşınca anlıyorsunuz ki bu bir çalışma ofisi… Ama kimin? Radikal yazıdizileri, sivri dili ve güçlü kalemiyle adını sık sık duyduğumuz Ayşe Arman’ın ofisi bu… Önünde bir kalabalık var… Takdir edersiniz ki, kitlenin büyük bir kısmı bayanlardan oluşuyor. Camekanın içinde koyu bir sohbet var, Ayşe Arman konuklarına hararetli bir şeyler anlatıyor. Herkesin bu sohbetten keyif aldığı belli. Siz de bu sohbete katılmak isterseniz, Kanyon’a bir uğrayıp Ayşe Arman’ın bu küçük ofisinin kapısını çalabilirsiniz.
Yazılarını okumaktan keyif aldığımız yazarların, arada bir de olsa, aramıza karışıp bizleri hoş sohbetlerine ortak etmesi sevindirici doğrusu… Ayşe Arman’ı tebrik ediyorum… Bravo!

5 Kasım 2011 Cumartesi

SOSYAL MEDYADA LORDLAR KAMARASI VAR MI?



Geleneksel medya, hep, küçük bir azınlık tarafından yönetildiği için eleştirildi. Kimi zaman geleneksel medyanın, bu küçük azınlığın elinde bir “oyuncak” olduğu dahi iddia edildi. Bunların ne kadarı doğruydu, ne kadarı yanlıştı hala tartışılıyor… Şimdi aynı tartışmalar sosyal medya için de başlatıldı. Peki, sosyal medyanın lordlar kamarası var mı?


Hürriyet Gazetesi yazarı Ertuğtul Özkök, köşesinde Twitter’a verdi veriştirdi. Yazısında Özkök, Twitter’ın, “küçük bir azınlığın domine ettiği” bir sosyal paylaşım alanı olduğunu ve sanıldığı kadar “sosyal” bir mecra olmadığını iddia etti. Bu iddiasının dayanak noktası ise, ABD’li psikolog yazar Daniel Kahneman’ın Twitter hakkında yaptığı araştırmalara yer verdiği kitabı… Kitapta yer alan veriler bir hayli ilginç… Kahneman’ın araştırmasına göre, Twitter’ın iki yüz milyon kayıtlı kullancısı var. Bu kullanıcıların yüz milyonu, Twitter’ı aktif olarak kullanıyor. Twitter’ın “iç”inden elde edilen bilgiye göre ise, aktif kullanıcı sayısı elli milyon… Yani elli milyon kişi, ayda en az bir kez bir “tweet” atıyor. Ancak Twitter’daki içeriğin yarısını yalnızca yirmi bin kişilik, ünlüler, yazarlar, bloggerlar üretiyor. Diğer içerikse, kalan kırk dokuz milyon sekiz yüz seksen bin kişinin ürünü… Hal böyle olunca, acaba sosyal medya da geleneksel medya gibi, küçük bir “elit” sınıf tarafından mı yönlendiriliyor sorusu akla geliyor.
Bu konuya tekrar döneceğimizi belirtip, bir başka habere geçmek istiyorum.
Bu hafta, siyasilerden sosyal medyaya birbiri ardına gelen eleştirilerle geçti. Kimileri, sosyal medyanın “kirliliği”nden yakındı, kimileri ise “kotrolsüz”lüğünden… Sosyal medya, “sıradan insan”a söz hakkı tanıyan bir paylaşım alanı mı yoksa herkesin birbirine kolayca iftira atabileceği bir korku tüneli mi? Bazı siyaset adamlarına göre, sosyal medyada “gereksiz” bir insan kalabalığı var. Bu fazlalık hali, içeriklerin de “kirli,” “abartılı,” “yersiz” olmasına neden oluyor.
Sabah Gazetesi’nde yer alan habere göre, başbakan yardımcısı Bülent Arınç, verdiği bir demeçte sosyal medyadaki kalabalıktan dert yandı. Twitter’da yer aldığını hatırlatan Arınç, sosyal medyanın gücünün farkında olduğunu ve artık onsuz bir dünyanın olamayacağını aktardı. Bülent Arınç, Twitter’da yetmiş bin takipçisi olduğunu, vakit bulduğu zamanlarda kendisinin Twitter üzerinden paylaşımda bulunduğunu ancak bunu, çoğu zaman danışmanlarına bıraktığını ifade etti. Facebook’un ayrı bir dünya olduğunu ve burada yer almadığını söyleyen Arınç’a göre, sosyal medyada bir insan fazlalığı var ve bu fazlalığın “seleksiyon”a uğraması gerekiyor. İyi niyetli paylaşımların, bazılarınca kötüye kullanıldığından ve yapıcı olmayan ağır ve kötü eleştirilerin sosyal medyada kolayca yayılmasından şikayetçi olduğunu ifade eden Arınç, sosyal medyanın “elenmeye” ihtiyacı olduğunu söyledi.
Yazının başına dönecek olursak, Özkök sosyal medyadaki kalabalığın “kuru kalabalık” olduğunu, birkaç kişi dışında içerik üretenin olmadığını iddia ediyordu. Başbakan yardımcısı Arınç ise, hem insan sayısının hem de üretilen içeriğin hacminin “fazla” ve “gereksiz” olduğunu söylüyor. Gerçekten sosyal medyadaki insan sayısı bu kadar fazla mı? Ya da, sosyal medyada var olanlar yalnızca “var olmak” için mi oradalar yoksa bir şeyler üretebiliyorlar mı? Bu tamamen sizin bakış açınıza bağlı…
Her gün milyonlarca video internete yükleniyor. Bu milyonlarca video, milyonlarca insan tarafından paylaşılıyor, beğeniliyor, yorumlanıyor. Her gün Türkiye’de milyonlarca kullanıcı, haberleri internetten okuyor. Bu haberleri paylaşıyor, eleştiriyor, tartışıyor (burada da olduğu gibi). Bundan birkaç yıl evvel, insanların seslerini “bu denli” duyurma şansları yoktu. Ancak şimdi, sosyal medya sayesinde insanlar, her şeyi eleştiriyor, tartışıyor, tartışmaya açıyor… Bu durumun, korkulacak, çekinilecek ya da abartılacak bir yanı yok. Sıradan insan da sesini çıkarabiliyor artık, o kadar…
Sosyal medyada iddia edildiği gibi bir “lordlar kamarası” var mıdır bilinmez. Ancak gerçek şu ki, o “kamara” kurulmadan önce, sıradan insanlar burada bir şeyler üretiyordu… Sosyal medya giderek geleneksel medyaya mı benziyor sorusunu sormak yerine, geleneksel medya sosyal medyaya müdahale mi etmeye çalışıyor sorusunu sormak daha mı sağlıklı olur? Nedersiniz?...
NOT: Bu yazıda yer alan haberlerin detayları için, aşağıda yer alan linklere başvurunuz:

1 Kasım 2011 Salı

GMAIL APP YOLDA

Cnet’in haberine göre teknoloji devi Google, iPhone için bir Gmail App hazırlığında…

Cnet’te yer alan habere göre, TechCrunch’ın köşeyazarı MG Siegler blogunda, Google’ın iPhone için bir Gmail App hazırlığında olduğunu yazdı. Halehazırdaki iPhone kullanıcılarının mobil web uygulaması ile Gmail hesaplarına erişebildiklerini kaydeden Siegler, bu uygulamanın iPhone kullanıcılarının işini kolaylaştıracağını aktardı. Gmail uygulamasının en büyük avantajı elbette “Put Notification”lar olacak, böylelikle kullanıcılar posta kutularına gelen maillerden anında haberdar olabilecekler… Siegler’ın iddiasına göre bu uygulama ile Google+ ile de tam bir senkronizasyon sağlanabilecek… (Haberin detaylarına bu linkten ulaşabilirsiniz: http://news.cnet.com/8301-1023_3-20128329-93/gmail-app-for-ios-getting-closer-report-says/?tag=mncol)
NOT: MG Siegler'ın profiline bu adresten ulaşabilirsiniz: http://www.crunchbase.com/person/mg-siegler

iPhone 4S Kasım’da da Gelmiyor!

Apple’ın bugün yaptığı açıklamaya göre iPhone 4S, 11 Kasım’dan itibaren 15 ülkede daha satışta olacak. 29 ülkede satışta olan iPhone 4S’in Türkiye’ye geliş tarihi ile ilgili hala resmi bir açıklama yok. Ancak, Cnet’in haberine göre Apple, bu yıl sonuna kadar 70 ülkede iPhone 4S satışı gerçekleştirmeyi planlıyor.
4 Ekim’de lansmanı yapılan iPhone 4S, 14 Ekim tarihinden itibaren başta ABD ve Kanada olmak üzere birçok ülkede satılmaya başlanmıştı. Türkiye’de de birçok Apple hayranı tarafından sabırsızlıkla beklenen iPhone 4S’in Kasım sonunda, Türkiye’de satışına başlanacağına dair dedikodular sosyal medyada yayılırken Apple’ın bugünkü açıklamasıyla hayaller suya düştü. Aralarında Yunanistan, Ermenistan ve Bulgaristan gibi sınır komşularımızın da olduğu 15 ülkelik listede ne yazık ki, Türkiye’nin adı yok… Kısacası kaderimiz bir sonraki açıklamaya bağlı. Ancak sevindirici olan, Apple’ın yıl sonuna kadar iPhone 4S’i, 70 ülke pazarına sokacağı öngörüsü… (Haberin ayrıntıları için lütfen linke tıklayın: http://news.cnet.com/8301-13579_3-20128346-37/iphone-4s-hitting-15-more-countries-on-november-11/?tag=mncol)

MEDYAYI DOĞRU OKUYABİLMEK İÇİN: MEDYA OKURYAZARLIĞI

Sosyal medyadaki gelişim ve “kontrol edilemezlik” olgusu, MEB ve RTÜK’ü harekete geçirdi. İlkokul öğrencilerinin, medyayı doğru bir şekilde okumalarını, anlamalarını ve yorumlamalarını amaçlayan Medya Okuryazarlığı dersi, seçmeli olarak okutulacak.
Sosyal medya’da her gün milyonlarca içerik oluşturuluyor. Bu içeriklerin çoğu, tekil kullanıcılar tarafından üretiliyor. Hal böyle olunca, internette bir “bilgi kirliliği” oluşuyor. Bu bilgi kirliliğinin en çok zarar verdiği internet kullanıcıları ise, ne yazık ki, çocuklar… Bu durumda ailelerin, çocuklarını bu “kirli” içeriklerden korumaları için daha dikkatli olmaları gerekiyor.
Çocukların, kurgu ile gerçeği, doğru ile abartılı bilgileri birbirinden ayırt edebilmeleri son derece önemli… Çocuklarda medyayı doğru bir şekilde okuma yeteneğinin kazandırılabilmesi için, öncelikle, onlara sosyal medyanın ne olduğunun, buradaki içeriklerin nasıl üretildiğinin ve bazı bilgilerin doğruluğunun nasıl kontrol edileceğinin öğretilmesi gerekiyor. Kimi zaman aileler, bu yükün altından tek başlarına kalkamıyorlar ve çözümü “zararlı içerikli siteleri” engelleyen yazılımlarda arıyorlar. Ancak unutulmaması gereken husus şu ki, bu yazılımlar da çocuğunuzu internetteki “abartılı” ya da “doğru olmayan” bilgilerden korumak için yeterli değiller.
İnternette, ne yazık ki, iyi niyetli kullanıcılar olduğu gibi “kötü” niyetli kullanıcılar da var. Çocukların bu kullanıcılardan korunabilmesi için onlara, interneti doğru bir şekilde kullanmayı öğretmek gerekiyor. Ancak bu, onları, internetten uzaklaştırmak anlamına gelmemeli. İnternet doğru kullanıldığı takdirde, çocukların kültürel gelişimlerine önemli katkılar sağlıyor. Ayrıca, internette bilgiye ulaşmanın son dere hızlı ve kolay olması, öğrencilere derslerini hazırlarken zaman kazandırıyor.
Çocukları internetten uzaklaştırmak, onları yalnızca yazılımlarla korumaya çalışmak çocuklarınıza faydadan çok zarar getirecektir. Her zaman olduğu gibi en doğru yöntem, çocukların iyi içerikle kötü içeriği birbirinden ayırt edebilecekleri yetiyi onlara kazandırmak olacaktır. Bunun için de, eğitim gereklidir. RTÜK ve MEB’nın bu konu için hazırladığı “Medya Okuryazarlığı” dersi, çocukların sosyal medyayı doğru okumalarında, onlara önemli katkı sağlayacaktır.
NOT: Bu ders ve dersin içeriği hakkında daha fazla bilgi almak için lütfen http://www.medyaokuryazarligi.org.tr/ adresini ziyaret edin. Çocuklarınızı internetten değil, internetteki zararlı içeriklerden korumanız gerektiğini unutmayın!